(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakikadır.)
İnsan çoğu zaman kendi yaşadıklarının en zor, en ağır olduğunu düşünür. Başına gelen
bir olay, kalbini kıran bir söz ya da içini yavaş yavaş kemiren bir yalnızlık… Bunlar insana
öyle büyük görünür ki bazen dünyada kimsenin aynı duyguları yaşamadığını sanırsın. Çünkü
acı, dışarıdan bakıldığında değil, insanın kalbinin en derin yerinde hissedildiğinde gerçek
ağırlığını gösterir.
Kişi bazen sessizce taşıdığı duyguların altında ezildiğini hisseder; anlatamadığı,
kimseye tam olarak tarif edemediği bir yük gibi büyür içinde. O anlarda insanın kalbi, kendi
acısının dünyadaki en büyük acı olduğuna kolayca inanır. Çünkü herkes hayatı kendi
kalbinden geçen duygular kadar bilir ve çoğu zaman başkalarının görünmeyen yaralarını fark
etmek sandığımızdan çok daha zordur.
Ama insan biraz durup düşününce şunu fark eder: Her kalbin taşıdığı yük, onu taşıyan
için en ağır olandır. Bir başkasının hayatına uzaktan bakmak kolay olabilir. İnsan bazen
farkında olmadan başkasının acısını da küçümseyebilir. “Geçer”, “alışırsın”, “zaman her şeyi
iyileştirir” demek zaten en basitidir. Ama o duygunun içinde yaşayan biri için zaman
bambaşka işler. Dakikalar uzar, geceler ağırlaşır, düşünceler durmadan insanın zihninin
etrafında dönmeye başlar. Üstelik bazen insan en çok anlaşılmak istediği anda, karşısındaki
kişi kendi derdini anlatmaya başlar; sanki bir yarış içerisindeymiş gibi “benim de şuyum var”
diyerek o anın ağırlığını hafifletmek yerine durumu daha da zorlaştırır.
Mesela… Sen hiç geceleri birden aklına sızan, zihnini ele geçiren ve seni neredeyse
uykusuz bırakacak olan düşüncelerle baş başa kaldın mı? Herkes uyurken zihninin susmadığı
geceleri yaşadın mı? Ya da her gün gece olup kendi kendine kalmanın sana ağır geldiği
zamanlar oldu mu? Gün doğsun diye saatleri saydın mı? Kimsenin seni gerçekten
anlayamayacağını düşündüğün, içindeki o karanlığın yavaş yavaş büyüdüğünü hissettiğin
anlar… Korkarak uyuduğun geceler oldu mu? İşte tüm bu anlar, hayatın sadece bir yarıştan
ibaret olmadığını anlatıyor aslında bize.
Bu konuyla bağlantılı, arkadaşım benimle komik bir anısını paylaşmıştı: ‘Bir gece yine
bu düşüncelerle boğuşurken nefes almakta zorlandığımı hatırlıyorum,’ demişti. ‘Yazın sıcak
bir gecesiydi; odanın içi dar gelmişti, sanki duvarlar üzerime geliyordu. Biraz olsun
rahatlayabilmek için balkona çıktım. Açık havanın yüzüme değmesi, gecenin sessizliği veserin rüzgâr bana iyi gelmişti. Bir süre sonra balkondaki koltuğa uzanıp orada uyumaya karar
verdim. Babam gece uyanıp beni odamda ve diğer odalarda bulamayınca evden habersiz
çıktığımı sanıp korkmuş. Sonra balkonda olduğumu görünce rahatlamış tabi. Sabah bunu
öğrendiğimde hem şaşırmış hem de istemsizce gülmüştüm.’ dedi. ‘O ağır düşüncelerin
ortasında bile hayat bazen böyle küçük ve komik anlar bırakabiliyor.’
O anıyı dinledikten sonra şunu fark ettim: İnsan bazen en ağır düşüncelerle
boğuşurken bile hayat küçük bir sahne açabiliyor. Bir balkon, serin bir rüzgâr, uykuyla gelen
kısa bir kaçış… O an belki hiçbir şeyi tamamen düzeltmez ama insanın içindeki düğümü biraz
gevşetir. Sanki hayat, en karanlık anın içinde bile “buradayım” diye küçük bir işaret bırakır.
İşte tam da bu yüzden kimsenin ne yaşadığını bilmeden hüküm vermek bu kadar kolay
ama bir o kadar da acımasızcadır. İnsanlar çoğu zaman acılarını anlatmaz; sadece susar, içine
atar ve yürümeye devam eder. Birinin kahkahası belki bir şeyleri saklamak içindir, sessizliği
ise kimseye anlatamadığı bir yükün ağırlığıdır. Acıları yarıştırmak, “benimki daha zor” demek
ya da birinin yükünü küçümsemek… Bunların hiçbiri kimseyi gerçekten anlamaya
yaklaştırmaz. Tam tersine durumu daha zor bir hale getirebilir.
Kısacası bir kişi gülümsüyor, belki de kahkaha atıyor diye onun mutlu olduğunu
varsayamazsınız. Çoğu zaman kimse o acıyı, içlerindeki karanlığı, kırık umutları ve yalnız
geceleri fark edemez. Çünkü bazı gülüşler, sessiz savaşlarda takılan bir maskedir. Gerçek
mutluluk, yalnızca dudakların kıvrılmasından değil, gözlerin içindeki ışıltıda kendini ele verir,
gözler kalbin gerçeğini er ya da geç fısıldar.
Yazar: Melisa Deniz