(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir)
Zaman genellikle bir nehir gibi değil, ince bir kum saati gibi akar. Taneler sessizce düşer;
biri diğerinin üzerine eklenir. İnsan ise çoğu zaman o kumların düşüşünü fark etmez. Günler
geçer, mevsimler değişir, şehirler kalabalıklaşır. Hayat ilerler. Ama bazen insanın ruhu o
akışa yetişemez. Sanki beden dünyada yürümeye devam ederken ruh birkaç adım geride kalır.
Hayatı kaçırmak çoğu zaman dramatik bir olay değildir. Bir şey kırılmaz, bir şey aniden
bitmez. Aksine her şey oldukça sıradan görünür. İnsan sabah uyanır, bir yerlere gider,
konuşur, düşünür, planlar yapar. Fakat bütün bu hareketin içinde bazı anlar yaşanmadan
geçer. Bir gün batımı görülmeden kaybolur, bir kahkaha yarım duyulur, bir rüzgâr tenine
değmeden geçer.
Oysa hayat bazen çok küçük bir sıcaklıkta saklıdır. Bir sabah pencerenin kenarında
dururken gün ışığı avuçlarının üzerine düşer. O ışığın tenine bıraktığı hafif sıcaklık, dünyayla
kurulan en sade temaslardan biridir. Ama insan çoğu zaman o anda bile başka şeyler düşünür.
Yapılması gerekenleri, yetişmesi gereken yerleri, eksik kalan işleri… Zihin şikâyetlerle
doluyken ışığın tenine bıraktığı o küçük sıcaklık fark edilmeden geçer.
Belki de bazı anları kaçırmamızın nedeni tam olarak budur. İnsan bazen hayatın kendisini
değil, hayatın içindeki eksikleri görmeye alışır. Hava çok sıcak, gün çok uzun, işler çok fazla,
zaman çok dar… Şikâyetler çoğaldıkça dünya daralır. Ve o daralan dünyanın içinde en sessiz
güzellikler görünmez olur.
Bazen insan bir an durur. Bir sokakta yürürken, bir pencerenin önünde beklerken ya da
akşamın yavaşlayan ışığında düşünürken… Ve o anda garip bir duygu belirir. Günler geçmiş,
yıllar ilerlemiş ama bazı anlar sanki hiç yaşanmamış gibidir. Zamanın içinden geçilmiş ama
zamanın içinde gerçekten bulunulmamıştır. İnsan bazen hayatı kaçırdığını bir olayla değil,
yıllar sonra içinde büyüyen sessiz bir eksiklikle fark eder.
Belki de hayatı yakalamanın yolu daha hızlı koşmak değildir. Bazen yalnızca yavaşlamak
gerekir. Bir anın içinde gerçekten bulunmak… Gün ışığının tenine bıraktığı sıcaklığı
hissetmek, rüzgârın geçtiğini fark etmek, bir kahkahanın içindeki canlılığı duymak. Çünkü
hayat çoğu zaman büyük olayların içinde değil; durulduğunda, bakıldığında ve hissedildiğinde
anlam kazanan küçük ve kırılgan anların içinde saklıdır.
Yazar: Fatoş Ölmez
Görsel: https://tr.pinterest.com/pin/938015428652930059/