(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
Aşılması imkânsız olan duvarlarına boyun eğmeye razı gelmek mi, labirent misali yollarda kaybolmaya alışmış bir ruhun serzenişi mi, yoksa yalnızca küçük anların mucizesine inanma çabası vermenin zarafeti mi? Zihninde yankılanan onlarca soru, cevap vermekten usanıp kaldırım kenarına sinmiş bir beden…
Duvarlarımız her zaman esaretin yankısı olmak zorunda değil ki. Özgürlüğüne zeval gelmemesini arzulamak da hadsizliğe duvar örmeye yönlendirir insanı. Sınırlarımızın ışığıyla hareket etmek asil bir duruşun eseridir aslen. Kendi mücadelesine saygısı olanların yapabileceği cinstendir. Böylesi davranışlar toplumda kabul görmeye pek de müsait olmayabilir. Yargı dağıtan kalabalıklar içinde sesini duyurma çabası da kimi zaman anlamsız bir mücadeleden öteye geçmez. Tam bu esnada sessizliğin ve duvarların gücünü kullanma zamanı gelmiştir. Ruhunuzun derinliğini görmekten aciz insanların eleştirilerine kulak asmamayı öğrenmek de olgunluğun getirisidir.
Bizi en iyi kendimiz tanıyoruz. Hayatın yükünü doğduğumuz günden beri nasıl taşıdığımızı da yalnızca biz biliriz. İnsanlara yansıtmayı seçtiğimiz ölçüde haberdar olabilirler. En açık olduğumuz iletişimler bile eksiktir aslında. Kalbin neler çektiğini kelimeler bilmez, bazen en derin acılar sessizlikle sarılıdır.
Hayatın kendisi upuzun bir yolculuk. Asıl esaret, kendi yaşamının iplerine sıkıca tutunmaktan korkmaktır. Yaşamak da var olabilmek de cesaret ister.
Cesaret, kaybolduğumuz anlarda kendi pusulamız olabilmektir; yalnızlığı yanlış yerde çiçek açma çabasına tercih edebilmektir. Nasıl anlayabilirim ki yanlış yerde olduğumu? Kalp, rotasını çizerken aynı zamanda bize fısıldamaktan kendini alıkoyamaz: “Burada olmak istemiyorum; ruhum acı içinde. Anlaşılmadığımı hissediyorum… Yoksa asıl yanlış ben miyim?”
Kalbimin, yanlış olan benim dediği yerden koşarak uzaklaştım hep. İçten içe hep biliyordum. Kendine, hayatındakilere, tüm yaşama umut saçan bir kalp nasıl olur da yanlış olabilirdi? Yanlış değiliz; işin tuhaf yanı istesek de olamayız. Kalbimiz, ruhumuz o kadar eşsiz ki! Herkes tarafından anlaşılıp kabul görseydik, bu denli özel kalplerimiz olmazdı. Sıradan birine dönüşürdük. Derinlik beraberinde yalnızlığı getirir.
Özdemir Asaf’ın çok sevdiğim bir sözü vardır, ki bahsi geçen durumun özeti niteliğinde: “İnsanlar, insanların içinde insana hasret yaşarlar.” İnsanın kalbini anlaşılmaya hasret bırakan yerlerde zaman kaybetmesi de kendi vebaline girmesi demek değil midir?
Mucizelerle doldurabileceğimiz bir yaşama sahibiz; hatta mucizenin ta kendisiyiz. Sizin ışığınızdan rahatsız olan hiçbir yer güvenli limanınız olamaz. Hayatın inişli çıkışlı girdaplarında hep beraber parıldamak ve biz diyebilmek, temiz bir kalbin yansımasıdır. Dilerim ki hepimiz kalbimizin çiçek açtığı yerlerde var olma cesaretine erişebiliriz.
Yazar: Melike Karabaş
Görsel kaynağı yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur.