(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 2 dakikadır.)
Var olmak, sadece nefes almak değildir; bazen düşmek, bazen de her şeyin ortasında kendini aramaktır. Hayat, kimi zaman bir çığ gibi yükselir; fark edilmez ama hissedilir; kimi zaman ise şiddetli bir rüzgâr gibi savurur insanı, köksüz ağaçlar gibi yerinden söker ve bildiği tüm yönleri unutturur. Belki de var olmak, bir direniştir. Bir şiir gibi yaşamamız gerekiyordur; her dizesi kırık, ama bütünüyle anlamlı.
Bazen insan, sabahları sisli bir pencerenin ardında uyanır, içeride hâlâ gece hüküm sürerken dışarıda gün çoktan başlamıştır. İşte bu iki zaman dilimi arasında sıkışır ruh: Geçmişin ağırlığıyla geleceğin bilinmezliğine… Savrulmak da tam burada başlar; planladığın yollardan değil, hiç düşünmediğin patikalardan geçerken bulursun kendini. Belki de o patikalarda düşe kalka yürümek, sana “kim olduğunu” değil, “kim olmak istediğini” gösterir. Peki tüm bu arayış; hüküm süren geceler, sıkışan ruhlar ve patikalar ne içindi? Belki de insanoğlu kısacık hayatının içerisinde sadece mutlu olmayı istiyor ve amansızca mutluluğu arıyordu.
Oysaki mutluluk, çoğu zaman görünmez. O, gürültülü bir kahkahada değil; sessizce iç çektiğin bir huzur anındadır. Pencereden sızan güneş ışığında, sevdiğin birinin gözlerinde, ya da sokakta rastladığın bir çocuğun gülümsemesinde… Mutluluk bulunmaz çünkü o daima yanınızda ve içinizdedir. Mutluluk, varılacak bir yer değil; fark edilecek bir gerçekliktir.
Yağız Efe Yaşin
Görsel kaynak yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur.