Kahve Falı

-“Ben bir kahve falından ne duymayı bekliyordum ki? Bana ait olamayacak herhangi bir şey… Aklımdan beni uzaklaştıracak herhangi her şey...”-

(Bu yazının okunması süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir)

Kollarını kavuşturdu, gözlerini kapattı. Evinin camından sokaktan gelen farklı sesleri dinlemeyi severdi. O seslerin nereden geldiğini, neden geldiğini düşünmek, hepsinin buluştuğu bu karmaşayı dinlemek ona tarif edilemez bir huzur verirdi. Arar ve arardı, dolaşır ve dolaşırdı. Hep de geleceği anardı. Bilmediği, ama bilmek için peşinden koştuğu her parça, onu biraz daha aydınlatırdı. En sevmediği şey ise bu yolculuğun bölünmesiydi, türlü olumsuzluklar tarafından. En ağır basanlardan biri, telefon bildirimlerinin sorumluluklarını hatırlatmasıydı. Diğeri ise, tüm dünyanın içine kapılıp gittiği umutsuzluk haliydi. Elbette sevdikleri de vardı. Onlardan biri kahve fallarıydı; bir diğeri ise kahve fallarının anlattığı uçsuz bucaksız, hayal edilemez gelecekler…

Umut neydi? Umutsuz bir gelecek hayal edilebilir miydi? Bu soruların yüklemi haline gelen, beslenmiş bir merak zihnini sararken, yeniden sesleri dinlemeye karar verdi. Bu sesler hayatın sesleriydi. Sadece sokaktan geçen bir martının sesi değil, yalnızken duymaktan korktuğu saat sesiydi aynı zamanda. Değişememezlikti. Değişemeyeceğini bilmekti. Umut edemiyordu. Düşüncelerini kovmak için tekrar sokağa çıktı. Kaldırımda parlayan küçük ışık noktalarını izlerken, istemeden de olsa yine kulak verdi dünyaya. Adım sesleri, insan sesleri, rüzgârın uğultusu… Değişimin varlığını ona kanıtlayan her şey. Monoton kendisinden kaçmasına izin verecek herhangi bir şey. Hatta, kendisinden farklı olan herhangi her şey…

Birden kahve istedi canı. Oysa acı Türk kahvesini pek sevmezdi. Sırf sonunda kalan telvenin çizdiği şekilleri görmek için içerdi. Ne ilginçti ki, bugün bu farklıydı. Belki de o acı kahve, nedenini bilmediği bu sıkıntıyı kovabilirdi. Aklının dışında ve içinde kalan her şey, böylece bu acı tatla uzaklaşır; o, tek başına kalabilirdi. Sesleri dinlemeye devam edebilirdi. Masasına birden yabancı bir kadın oturdu. Sahilde sattığı çiçekleri masaya koymuş, ona yarı beklenti, yarı yorgunlukla bakıyordu. Genç, tam bir şey alamayacağını söyleyecekken, kadın sadece gülümsedi ve bir teklifte bulundu. Ona kahve falı bakacaktı; karşılığında da iki üç çiçek almasını isteyecekti. Bu fikir, acı kahvenin tadına katlanmaktan daha cazip gelmişti. Hayatın neresinden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeyen iki yorgun insan, böylece birbirine bir yerden teselli olacaktı.

Kabul etti. Kadın, kapatılmış fincanı aldı ve elinde usulca döndürdü. Kahve kokusu içlerine işledi. Çizgilerle bezenmiş esmer ellerinde dönen tortulara gülümseyerek baktı. Artık ne gördüğünü anlatmalıydı. Uzun süredir bakıyordu. Ağzını araladı ve duyabileceği en saçma hayalleri fısıldarcasına anlatmaya başladı. Şaşkınlıkla onu izleyen genç, ne diyeceğini bilemedi. Bir şah kadar zengin, bir taht kadar güçlü ya da bir yıldız kadar parlak olamayacağını biliyordu.

“Bu dediklerimin hiçbirine inanmıyorsun,” dedi kadın, güzel ve yaşlı gözlerini onun yüzüne çevirerek. “İşte bu yüzden, hiçbiri gerçek olmayacak.”

Bu sözlerle kanı kaynarcasına sinirlendi. Nasıl ondan bu kadar uçsuz düşlere tutunmasını bekleyebilirdi ki? Ne kadar kolaya kaçılmış ne kadar basit bir cevaptı bu… Hayal kırıklığını gizledi. Ayıp olmasın diye birkaç çiçek aldı. Kadın ise sahilde yürümeye devam etti; onu, düşünceleriyle baş başa bırakarak. Ama düşündü sonra: “Ben bir kahve falından ne duymayı bekliyordum ki? Bana ait olamayacak herhangi bir şey… Aklımdan beni uzaklaştıracak herhangi her şey…”

Belki de geleceğe yazılacak en iyi mektup, kendi sesiyle yazılmış olandı. Basit, monoton ve sadece ona ait.

Ece Şevval Kamiloğlu

https://pin.it/5RaCxt1cP 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.