(Bu yazının okunma süresi yaklaşık iki dakika sürmektedir.)
Sürekli yanıp sönen apartman lambasının cızırtısı, kadının içinde bir öfkenin kıvılcımlarını beslerken elindeki anahtarlar parmaklarının arasından kaymaya hazır bir şekilde titriyor. Anahtarlar, kilidin dişlerine uygun bir şekilde oturmakta direniyor; her birinin yerleşmesi, bir mücadele gibi görünüyor. Kapıyı, adeta bir hayaletin geçişini saklamak istercesine usulca açıyor. Her açılış, karanlıkta yankılanan bir sessizlikle evin içine nüfuz ediyor ancak bu sessizlik ona yeterli gelmiyor.
Daha fazla huzur arayışı içinde kumandayı eline alarak televizyonu açıyor ve pencereyi aralayarak rüzgârın içeriye girmesine izin veriyor. Odanın köşelerine ulaşan rüzgâr, eski eşyaların üzerinde nazikçe geziniyor. Sandalyelerin minderlerinden kitap raflarının tozlu köşelerine kadar her şey, rüzgârın hafif uğultusunda kendini hissettiriyor. Odanın havası, rüzgârın getirdiği serinlikle taze bir nefes gibi temizleniyor; sıcak karanlık, biraz olsun hafifliyor.
Televizyonun ekranındaki parlak ışık, gözlerini bir an için kamaştırıyor ama gözleri yavaşça bu ışığa alışıyor. Ekranın loş ışığında yüzü, yorgunluğunu gizlemeye çalışan derin kırışıklıklarla kaplı ve solgun; dudakları ise titrek. Rastgele açtığı kanaldan gelen sesler, odanın sessizliğini kesiyor ama kadının kulakları bu sesleri net olarak duymaktan uzak. Anlaşılan gördüğü görüntüler, zihninde aslında görmek istediği şeylerin işgali altında. Sessizlikten kaçan kadın, şimdi zihnindeki yankıları susturmak istiyor; bir tezatlık olarak bu seslerin huzuru kaçıran bir gürültü oluşturduğunu fark ediyor.
Sokak lambalarının solgun ışığı, odayı biraz daha aydınlatıyor; ancak bu aydınlık, kadının içindeki karanlığı daha da belirgin hale getiriyor. Hem sessizlik hem gürültü, hem aydınlık hem de karanlık arzusuyla sarmalanmış durumda. Bu çelişkiler arasında kadın gitgide kayboluyor; her şey, bir belirsizlik girdabına dönüşmüş ve çıkış yolu bulma arzusu içindeki boşluğu daha da derinleştiriyor.
Her zaman yaptığı gibi, eski eşyalarının ve televizyonun gölgeleri arasında kaybolmuş bir yaşamın içinde gözlerini kapatarak uykudan yardım diliyor. Karanlığın kucaklayıcı sessizliğinde kaybolmuş bir huzuru arar gibi kendini derin uykunun karanlık koridorlarına bırakıyor. Bu huzur arayışında, sessizce fısıldıyor: “Unutmama yardım ettiğin için teşekkür ederim.” Bu sözler, boşluğun derinliklerinde yankılanan bir dua gibi hem kendini hem de geçmişi bir arada tutma çabasıyla, geceye karışıyor.
Merve Gedik