(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)
“Ben dün gece bir rüya gördüm.”
Oturduğu bankta soğuktan yüzüne ince iğnelerin battığını hissetse de kalkıp gitmek gibi bir niyeti yoktu. Yanında oturan arkadaşı ellerini cebine koymuş, adamın konuşmasıyla bakışlarını onun tarafına çevirmişti. Sonrasında soğuktan dolayı büzüşmeye ve karşıyı izlemeye devam etmişti.
“Rüyalar düşünceleri yansıtır.” dedi arkadaşı. “Düşüncelerini kendine sakla. Kimsenin bilmesine izin verme.”
“Peki ne olacak bu düşünceler?”
Adam, hayatı yaşamaya değer kılan şeyin ona yüklediği anlam olduğunu düşünürdü ve ait olduğu yeri bulduğu vakit hayatın anlamını da bulacağına inanırdı. Zaman geçtikçe, dünyada bir yere ait hissetmenin esasında ne kadar da zor olduğunu fark etti. Aradığı anlamı bulmakta bu denli zorlanacağını asla bilemezdi. Buna karşın umudunu kaybettiği zamanlar nadir olurdu. O hep zindandan hallice düşüncelerinin içinden bir kurtuluş yolu bulacağına dair inancı diri tutardı yüreğinde. Belki bir anlam bulamamıştı ama o anlamı bulacağına dair umudu, hayatı yaşamaya değer kılmıştı onun için.
Fakat günler öncesinde bu inancın ışığı, rüzgâra esir olmuş mumun alev tanesi gibi söndü.
Artık hayatın anlamının olup olmamasının hiçbir anlamı kalmamıştı onun nezdinde. Birkaç gün önce kara bir bulut gibi tepesine üşüşen haberi aldığı ândan itibaren, sönen umut mumlarının hiçbiri hayatına kıymet yükleyeceği o ışıkları saçamadı yeniden.
O haberi almış olmaktan ziyade; haberi aldığı soğuk hastane koridorundan gecenin bir vakti ayrıldığında ve duvarları ölümün kokusunu içine hapsetmiş odaya girdiğinde, odanın ortasına yaprakları açık şekilde ortada bırakılmış defterin arasına sıkışmış üç tane kâğıt parçasının içinde yazılanları okumak, zihninden uzak tutmaya çalıştığı o sorguları tekrar gün yüzüne çıkarmıştı.
Ne olacak bu düşünceler?
“…Karanlık, sonsuz bir çukurdan aşağıya düşerken sağdan soldan sürekli bir şeylere tutunmak için çabalıyorum hayattan yok olmamak adına lakin tutunduğum her dal elimde kalıyormuş gibi hissediyorum.
Ait hissedebilmek adına kendimden her gün ayrı bir parça bıraktığım bu hayat bana o kadar yabancı ki; sanki bir ânda yok olsam hayattan, bunun farkına ben dâhi varamayacağım.
İnsanın yaşadığı hayatta bir yuvasının olmaması, sevgiyi hissedememesi çok zor. Umutla çıktığım her yolun sonunda zincir çekilmiş demir kapılarla karşılaşmak, yeni bir yol bulma arzumu kökünden söküp atıyor. Artık zihnime işleyen tüm o tecrübeler beni güçlendirmekten çok mutluluğumu elimden almış, geriye amaçsız bir hayatı önüme sunmuştu. O sonsuz çukurdan düşmeye devam ettikçe ilerleme korkusu yanımdan ayrılmıyor. İçine hapsolduğum bu karanlıkta tek bir ışığa yabancılaştıkça avuçlarıma doldurduğum umutların birer birer parmaklarımın arasından kayıp gittiğini hissediyorum…”
Bu yazıların sahibi hayattan ayrılmadan günler önce konuşmak için adamın yanına gelmişti ve yine yalnızlıktan açmıştı konuyu. Adamla konuşma fırsatı bulduğu her ân sürekli yalnızlıktan bahsederdi… Çok garipti. Oysa bahsettiği kadar yalnız olsaydı gerçekten, ölüm haberini alan tüm bu insanların sanki bunu yapacak en son kişi o gençmiş gibi dehşet dolu bir şaşkınlığa kapılmaları gerekmiyor muydu? Adamı da en çok bu şaşırttı.
Herkes sonucun ne olacağını bir şekilde biliyordu. Kara bulutların esintisi çoktan her birinin ruhunu üşütmüş, gencin yardım yakarışlarına kulak misafiri olmuşlardı. Ama kimse buna engel olmak için bir şey yapmamıştı. Belki de genç, bahsettiğinden çok daha yalnızdı. Öyle ki yaptığı şeye rağmen onun yaşamaktan ziyade ölmekten korktuğunu hiç kimse bilemeyecekti.
“Ne gördün rüyanda?” diye sordu arkadaşı dayanamadan. Adamın aklına yeniden gülümseyen gencin yüzü geldiğinde sıkışan kalbiyle beraber gözlerini kapatma ihtiyacı hissetti bir süre. “Keşke…” demişti rüyasından uyandığı vakit. “Keşke özgür bıraksaydı düşüncelerini.”
“Büyümüştü… Onu ilk defa içten gülerken gördüm. İlk defa kalbinde sevginin yer edindiğini gördüm.”
“O çocuğun hayatında bu duygu gerçekten var olsaydı, dünyaya ait hissedebilirdi kendisini.”
“Öyle… Keşke özgür bıraksa insanlar sevgilerini.”
İnsanı hayata bağlayan yegâne duyguydu çünkü o. İnsan her daim sevgiyi hissettiği yerde durmak ister, oradan yaşamak için güç alırdı. Sevgi denen bu duygu, insana ihtiyacı olduğu o aidiyeti hissettirirdi.
Lakin sanki hiç kimsenin artık bu dünyada ait olduğu bir yer kalmamıştı.
İnsanlar sevmeyi bıraktı; bıraktığı vakit önce birbirlerinden, sonra hayattan uzaklaştı. Kalplerinde koparmak adına kurdukları bağlar kesildikçe o ipler kalplerine dolandı, bağların arasında sıkışan kalpleri sevgiyi de onun kıymetini de unuttu. Avuçlarında hâlen yıldız gibi parlayan umutları saklıyorlardı belki ama her bir kötülükten arınmış saf sevgiyi hissetme umudu yalnızca masallarda gizlenen kahramanlara özgü oluverdi.
Genci anlayan insanlar oldu elbet fakat o sevdikleri tarafından asla anlaşılmadı. Halbuki en çok da onların dinlemesine, anlamasına, çabalamasına ihtiyacı vardı. Şu saatten sonra ise anlaşılıp anlaşılmamanın hiçbir önemi kalmamıştı.
Kendisinden umudu kesmiş bir insandan herkes umudunu keserdi. Belki de bu yüzden bazı düşünceler gerçekten de gizli kalmalıydı.
Yazar: Beyza Dilara Meşeci
Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/70437486734379/