Ülke Ülke Ayın Önerileri

Şubat ayının önerilerine hoş geldiniz sevgili okurlarım. Umuyorum ki, yeni yılınız en az benimki kadar güzel geçiyordur ve keyfiniz yerindedir çünkü Şubat ayı bomba gibi geliyor. Bu güzel ayın ülkesi öncesinden de ipucunu verdiğim, makarnası ve pizzası bir başka olan İTALYA. Ayrıca Nisan ayının ülkesini de belirleyebilmem için sizlerden rica ediyorum, hemen aşağıya bıraktığım link üzerinden işaretlemeyi unutmayın! (Birden fazla ülke seçebildiğinizi de hatırlatayım.) Bunları da sizlere belirttikten sonra keyifli okumalar diliyorum efendim sizlere.

Ülke Seçim Linki: https://forms.gle/a1e4hiB5oDyrUpnBA


Kitap: Alberto Moravia – Röntgenci

            Roma doğumlu Alberto Moravio abimizin ömrünün son romanıyla karşınızdayım efendim. Roman, bölüm bölüm gitmekte ve hikâyeyi kahramanımız Eduardo’nun (Dodo kısaca) gözünden görmekteyiz. Hazır aklıma gelmişken söylemeliyim ki, hikâye en sağlamından şehvet ve ihtiras içeriyor (Freud’un seveceği türden hem de, sanırım?). Kitabın içeriğine daha da inecek olursak, Dodo abimiz Fransız Dili Edebiyatı profesörü fakat öğretmenliği ve öğrencilerini hiç sevmeyen türden bir profesör; bu sebepten yaptığı işten memnun olmayan birisi. Babası ise ona göre madalyonun ters yüzü. Babası da kendisi gibi bir profesör ama işini seven, hatta yaptığı profesörlüğüyle ünlenmiş birisi. Kitabın başında Dodo, babasının bir sedyeyle eve taşındığını gördükten sonra, Dodo’nun babasına karşı görüşü farklılaşmaya başlıyor. Bunun ardından ise Dodo’nun iyice kendi kendini analiz etmeye başladığı ve değiştiğini görüyoruz. Son olarak bahsedeceğim karakter ise Dodo’nun eşi Silvia. İlk bölümlerde Dodo abimizin Silvia ile olan ilişkisi mükemmel gözüküyor fakat bir anda Silvia biraz yalnız kalıp düşünmesi gerektiğini söyleyerek halasının evine gidiyor (Buranın spoilerını vermesem olmazdı arkadaşlar kusura bakmayın.). Güzel giden bir ilişki görürken, çat diye tersine dönünce Dodo abimiz bunun sebebini anlamaya çalışıyor kitap boyunca. Aslında öneri yazısı olmasa kitabın tamamını yazarım, daha doğrusu yazmak istiyorum fakat sizler okuduktan sonra isterseniz üzerine muhabbet edebiliriz. Eğer bu sohbeti yapmak isterseniz, sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşabilirsiniz veya ülke seçim formunda eklemek istedikleriniz kısmına görüşlerinizi yazabilirsiniz. Şimdiden sizlere keyifli okumalar diliyorum efendim.


Müzik: Mauro Ermanno Giovanardi – Io Confesso

            Arkadaşlar valla ne diyeyim bilemiyorum; abimizin sesine düştüm ben, sizler de düşeceksiniz eminim ki. Şarkının içinde en sevdiğim sözleri de buraya yazdıktan sonra, sizi şarkı ile baş başa bırakmak istiyorum. Keyifli dinlemeler diliyorum efendim.

 Lo so di aver sbagliato,                                                     

I know I’ve messed up,

 E so cosa dirai,                                                                 

 And I know what you’ll say,

 Lo so di aver sbagliato e sono qui,                                   

I know I’ve messed up and I’m here,

 Ma chi non sbaglia mai?                                                   

But who never messes up?

Şimdi diyeceksiniz “Bunun neden Türkçe’sini de yazmadın?”. Çünkü Türkçe’ye çevirince görüntüsü ve okunuşu hoşuma gitmedi. O yüzden kusuruma bakmayın. Müziğin linkini de hemen aşağıya bıraktım.

Müzik Link: https://www.youtube.com/watch?v=uUC6nRtT5JA


Film: Giuseppe Tornatore- La Migliore Offerta (Romantik / Gizem)

            Hadi tahmin edin bu filmi size neden öneriyorum? Eveet, yönetmen ve görüntü yönetmeni İtalyan çünkü çok değişik değil mi? Bu ayın film önerisi için aslında iki film arasında kalmıştım. İkisini de izledikten sonra bu filme karar verdim fakat diğer filmi de mutlaka izlemenizi öneririm ismi de “Cennet Sineması”. Vizontele filmine ilham kaynağı olmuş bir film, izleyin bence.

Asıl konumuza gelelim şimdi, öncelikle sizlere yönetmenden bahsetmek istiyorum. Kendisi çoğu insana göre, yönetmenler arasında yaşayan efsane olarak görülüyor ve yönettiği filmlerde gerçekten öyle olduğunu kanıtlıyor. Filmi anlatmaya başlayayım size artık, boş bilgileri geçtiğimize göre. Ana karakterimiz olan Virgil amca, dünyaca ünlü bir antika uzmanı ve müzayede yöneticisidir. Filme girer girmez zaten Virgil amcayı insanlarla ilişkiyi sevmediğini öğrenerek kişiliğini az çok anlamaya başlıyoruz. Bir gün kendisine gelen gizemli bir teklifle, bir evin içerisindeki her şeyin incelenip müzayedeye çıkarılması isteniyor. Fakat garip bir şekilde telefondan arayan kişi asla Virgil amcamızın karşısına çıkmıyor, bahaneler uyduruyor. Bu durumdan hem işkillenen, hem de cep telefonu kullanmayı sevmeyen, hatta tercih etmeyen Virgil amcamız, onu arayan kişiyi bulmaya kafayı takıyor biraz. Bundan gerisini pek anlatmak istemiyorum izleyesiniz diye çünkü gerçekten şimdiye kadar önerdiğim en güzel filmlerden biri. Hatta en tahmin edilemez film olduğunu iddia edebilirim sizlere. Görüntü yönetmeni ve filmin müzisyenlerinin sanki yapışık ikizmişlercesine uyumlu çalıştıklarını, ikisinin de işinin ehli olduğunu yine filmin başındaki 10 dakikalık sekanstan görebilirsiniz. Ayrıca söylemeliyim ki, filmi izlerken Virgil amcayla kendimi çok özdeşleştirdim ve aynı duyguları doruklarına kadar hissettim diyebilirim. Şimdiden keyifli izlemeler diliyorum efendim sizlere.

Yazar: Emin Özbayrak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.