Benden Öte

“Bilirdim ki, sevgisizliğin dayatıldığı coğrafyalarda aşkı bırakın yaşamayı, yazmak bile bir başkaldırıdır, bir devrimdir.”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.) 

Kaç geceyi sabah etmek istediğim, uğrunda tüm rastlantıları, tüm sıradan arkadaşlıkları geride bıraktığım o mucizevi an. Kendi benliğimin ötesinde yaşatmak istediğim, tüm zamanların ve mekânların dışında. Seçemedim, seçemezdim kime âşık olacağımı, en güzeli de bu değil miydi zaten? Eğer seçersem ne sürprizi kalacaktı ki, küçük dünyamda kurduğum büyük hayallerime. Düşünürdüm saatlerce, sevebilir miydi bir insan, kendisinin ötesindeki bir yabancıyı yoğun ve istikrarlı duygularla. Kendi varoluşunu, kusurlarını ve hatta hatalarını bile kabullenemeyen insan, nasıl olur da âşık olduğu kişiyi kusursuz algılardı, hiç aklım almazdı; ta ki yaşayana kadar…

Bilirdim ki, sevgisizliğin dayatıldığı coğrafyalarda aşkı bırakın yaşamayı, yazmak bile bir başkaldırıdır, bir devrimdir. En sevgisiz hissettiğim anlarda bu coğrafyanın en büyük aşk şairlerini düşünürüm, en bi’ sevdiklerimi: Cemal Süreya, Ahmed Arif, Nâzım Hikmet, Cahit Zarifoğlu, Adil Erdem Bayazıt… Bu liste uzarken hatırladım; aşkı yazmak için belki yaşamak gerekmezdi ama emin olduğum bir şey vardı: Bu kadar yoğun bir duyguyu veyahut tutkuyu, hangi sözcüklerle kâğıda dökebilirsiniz ki hissetmeden?

Zihninizden geçen o küçük ihtimaller sizi seveceğine dair, tüm ömrünüzü vereceğinizi düşündüğünüz o upuzun saniyeler… Sırf kısacık bir an görebilmek için geldiğiniz onca yolun sonunda, heyecanınızın yorgunluğunuza galip gelmesi gibi. En yalnız hissettiğiniz anlarda varlığıyla tekrar can bulduğunuz umutlu günler. Evet, umut aşka en çok yakışan ama bir o kadar pamuk ipliğine bağlı olan. Yoksa umudun, acıdan ve sevgisizlikten büyük olmadığı her günün kâbusa dönüşmesi kaçınılmazdı. Her geceyi hayal kırıklıklarıyla ve içindeki kocaman boşlukla kapatırken yeni güne umutla başlamak belki de aşk. Çünkü umudumuzun aşkımızdan daha dirençli olmadığı geceler, sabah olmazdı.

Aşk bu, kime nasıl tesir edeceğini bilmeden yaşamaya cesaret edebilmek ve aşkın aklı sevmediğini bile bile o kişiyi aklından çıkaramamak. Her zerrende hissettiklerini betimlemeye çalışırken çaresiz kalmak ve susturamamak içinde haykırmak isteyen sesi. “Seviyorum seni.” diyebilmek bir çırpıda, tüm dünyayı karşına alırmışçasına ama rüyadan uyandırılmadan hemen önce. “Yere göğe sığdıramadığım bu aşkı söze dökmeye kelimelerim yetmedi; kusura bakma sevgilim, heybemde sana benzetebileceğim kadar güzel bir şey yok.” diyerek susmak belki de.

Ve o an anladım ki, benden öte, benden ziyade bir şeydi bu aşk. Derinliğini ölçemediğim her şeyi sakınırdım herkesten. Benim bile anlamlandıramadığım, kimi zaman itiraf edemediğim bu duygu karşısında yalnızlığımın kalesine dönmek isterdim. Çünkü aşk öyle şiddetlidir ki, verdiği mutlulukta da acıda da gönlümden başka bir gönül daha kesilirdi. O gönlü de, benden başka duyan olmadığından, herkes buzdağının görünen kısmına inanırdı.

Aşkı anlamak değil yaşamaktır mesele, hatta yaşayabilmeye cesaret etmektir ve bırakacağı enkazın altında kalma ihtimaline değeceğinin farkında olmaktır. Senin ötendeki ‘sen’e ulaşabilme çabasıdır. Kendini tanımaktır, yapacaklarının ve yapmayacaklarının listesini her an elinde tutmaktır. Belki de birbirlerine ait olmak için o zamanda durmuş ve öylece kalmış bir kadın ve bir erkeğin büyülü anına tanık olmak gibi: Constantin Brancusi’nin eşsiz eseri “Öpücük Heykeli”. Ve söylenecek tek bir şey vardır bundan sonra: Ümit etmektir, yaşanacak güzel günleri ve düşlerinde canlandırmaktır, her bir anı. Tam o sırada Nâzım Hikmet’in sesiyle uyanmaktır aşkın derin uykusundan: “Fakat artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum…”

Yazar: İpek Salman

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.