(Bu yazının okunması ortalama 3 dk sürmektedir.)
Yıllarca yol almıştım. Hikayeler dinlemiş, tek tek o hikayelerin içinde süzülmüştüm. Yaralara tanık olmuş hatta bazılarını sarmıştım. Evsiz benlikler tanımıştım, kimsesizliklerini özgürlük sanan. Onlara kalbimden ipler kopartıp onları bağlamayı öğretmiştim. Bilgisizliğini çocukluk sayanlara, kılıçtan keskin tek şeyin bilgi olduğunu göstermiştim.
Kimisi bana hikayelerini anlatmış, kimisi göstermiş, kimisi de yaşatmıştı. Ellerini tutup onlarla varacakları yere kadar yürümüştüm. Vakti geldiğinde benden aldıklarını avuçlarına doldurup onları uğurlamıştım. Her birinin avcuna kalbimden bir parçayı da muhakkak eklemiştim.
Kimiyle hiç konuşmadan yol almıştık, birbirimizin varlığını reddetmeden ama uzak uzak. Kimiyle de uzun sohbetler etmiştik, yol boyu uzanan. Kimiyle yolculuğumuz çok kısa sürmüştü. Avuçları biraz dolduğunda, varacağımız yere geldiğimizi söyleyip benimle vedalaşmışlardı.
Bazılarıyla da çok uzun kilometreler katetmiştik. Öyle ki biz yol alırken dört mevsim gelip geçmişti. Bazen tepemizde bir şimşek çakmış, bazen önümüzdeki yol bembeyaz karla kaplanmış, bazen de güneş bizi en güzel haliyle selamlamıştı. Onlar, ben gösterene kadar avuçlarının nelerle dolduğunu fark etmemişlerdi. Ama ben koyacak bir parçam kalmadığını bilerek onları uğurlamış ve yoluma devam etmiştim. Onlara yolun bittiğini, alabileceklerini aldıklarını her söylediğimde de üzülmüşlerdi.
Elini tutup birlikte yol aldığım herkesten bana sadece tek bir parmak izi kalıyordu. Hepsinin o eşsiz parmak izleri avcuma kazınıyordu. Bazen huzurla, bazen de hüzünle geçmişi yâd etmek için avcumu seyre dalıyordum.
İşte bunlarca yıllık yolculuğun ve yüzlerce parmak izinin ardından anladığım bir şey var. Geçen gün, güneşin altında bir doğa gezintisi yaparken fark ettim bunu. Yolculuklarım hep yanlış yöneydi. Her şeyden ve hepsinden önce çıkılması gereken ilk yolculuk, insanın kendi içine olandı. Hatamı anladığımda, bunu nasıl daha önce fark edemediğime şaşırmıştım.
İnsanın kendi içine olan yolculuk en uzun ve en zorlu olanıydı ama muhakkak yapılmalıydı. Bunlarca yıllık yolculuklarım hep yanlış yöneydi. İnsan başkalarıyla bunca yıl yol aldıktan sonra ister istemez kendisine yabancılaşıyordu. Kendimle olan yolculuğuma daha önce başlamış olsam diğer insanlara da daha iyi gelecektim belki kim bilir?
Böylece kendi içime doğru bir yolculuğa çıkmak üzere hazırlandım. Gerekli tek şey bendim tabii, hazırlanmak zor olmadı. Nihayet yola çıktığımda bunun ne kadar zor olduğunu işte o an anladım.
Başkalarına bağlamayı öğrettiğim ipleri ben bağlayamıyordum. Onlara gösterdiğim şefkati kendime gösteremiyordum. Hatta kendi avcuma, kendi kalbimden bir parça bile koyamıyordum.
Ne garip. Hepimiz böyle miyiz yoksa bu bana özgü bir durum mu? Sarılmayı ezberlemiş kollarımla kendime sarılamıyordum. Başkasının içinde gördüğüm çiçekleri kendi içimde diken olarak görüyordum. Her insanı kabul ederken, ben, kendimi olduğum gibi kabul edemiyordum.
İşte yolculuğum buradan sonra anlam buldu. Burası sadece bir yol değildi, aynı zamanda hem başlangıç hem de bitişti. Kollarıma, başkalarına sarılmayı öğretmeden önce kendi kendime sarılmayı öğretmeliydim.
Yolculuğun sonu olmadığını da böylelikle anlamış oldum. Vermeyi bilmek kadar almayı da bilmek gerekiyordu. Korkmadan yardım istemek, kendini kabul etmek, her şey bunları öğrenmekle başlıyordu. Bir kere kendime sarılmaya başladığımda, diğerlerinden bana bir parmak izinden fazlası kalmaya başlamıştı.
Yazar: Eylül Yılmaz