(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)
Yıllardır zamanın durdurulamaz bir gerçek olduğuna inandım. Her dakikasının senden habersiz, kendini iyi veya kötü hissetmenle ilgilenmeden akan bir gerçek olduğuna. Ağlayan birine bile durup neyin var diye soramayacak kadar durmamaya yemin etmiş, bir zaman. Vedalaşmak istesen, son bir kez görmek istesen buna izin vermeyecek kadar gözü kararmış bir gerçek, zaman. Hepimizin ayrıcalık göstermesini bekleyemeyeceğimiz kadar alıştığımız bir gerçek. Kafamın içindeki sesleri dinlememe yetecek kadar bile zamanımın olmadığına inandırdı beni bu gerçek. Sürekli dalgaların yükseldiği denizde batmamak için kulaç atmaya çalışırken kollarımın yorgunluktan uyuştuğunu hissettiğim anlarda “yoruldum” diyorum. Halbuki zamanın bana bakıp “Yorulmadın, benimle yarıştın.” dediğini duyuyorum. Zaman yarışabileceğimiz bir şey değil. Sımsıkı tutup zorbalıkla durdurmaya çalışabileceğimiz bir beden yok karşımızda. Olsa bile hangi beden zamana galip gelebilir? Öyle olsaydı mezarlarda ağzımızı bıçak açmaz vaziyette, gözlerimizi boş boş gezdirir miydik?
Uzun uzun plan program yaptığımda hissettiğim şey: “Zaman çok hızlı. Koşarken ona yetişememe korkusuyla yolu kaybetmekten korkuyorum. Bu yüzden bir harita alıyorum yanıma. “ demek gibi. O da böyle yapardı. Hatta birlikte yapardık. Her pazartesi sabahı sarı kağıtlarıyla mavi pilot kalemini alıp yanıma gelirdi. Her zamanki kafede her zamanki masada beklerdim. Alelacele çizer yazardı. Kızardım. Renkli kalemleri çıkarıp başlıkları yazardım önce. Sonra yapılacaklar, gezilecekler, okunacaklar… Her birini acelemiz varmış gibi yazardım ama hiçbirine zaman yetmeyecekmiş gibi acele etmezdim. Her haftanın sonunda en fazla birkaçını yapmış olurduk. Olsun derdik. Ne yaptığımızı gördük. Peki neler yapamadığımızı? Koca bir plan tablosunda üzerini çizmeyi beceremediğimiz onca planımız? Zamanın içinde tembellikle, zamana galip gelebileceğimize olan yalan inancımızla gerçekleşemeyen onca planla oturuyorum mezarının karşısında. Zamanın galip gelemediniz dediğini haykırıyor bana rüzgar. Bırakıyorum kendimi bu sefer zamana. Haklısın. Yarıştığını zanneden, galibiyete teslim olmuş amatör bir sporcu gibi ben yavaşlarsam sen de yavaşlayacakmışsın gibi yaşadım. Zamanın kendi hükmü olduğunu, zamanın benim değil de benim zamanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum artık. Buna olgunlaşmak deniliyor olabilir. Ama bence bu kaybetmenin burukluğuna erişilmiş, vakitle zamanın farkını ayırt etmiş olmak demek. Her bir zamanın vakit olamayacağını kabul edip, zamanla yarışmayı bırakıp, artık zamanı yaşamaya çalışmak demek. Zamanı yaşamak demek hala tam olarak neye karşılık geliyor bilemiyorum. Bu konudaki fikirlerinizi benimle de paylaşın lütfen. Hiç bitmeyecekmiş gibi değil de her dakikasının bir nimet olduğunu, bir fırsat olduğunu bilerek yaşamak demek gibi geliyor bana. Zamanın her diliminde kendinizi geliştiremezsiniz. Zaman buna yeter elbet ama vakit yetmez. Bunu bilip bir kitap okuyor gibi, bir sohbete de bir işe de bir fincan kahveye de değer vermek lazım. Zamanı sadece sana verdiği dakikaları vakite çevirerek kazanabilirsin. Yoksa yaşadığın bir ömürden ziyade sadece nicel olarak ölçülebilen bir gerçek olur. Şimdi mezar taşına bakarken dalıp gittiğim her insanın arkasından artık aynı şeyi düşünüyorum. “Hangi zamanı vakite çevirme şansı elimdeyken bunu es geçtim?” ne zaman tatmin olurum, ne zaman zamanımı vakite çevirmekte ustalaşırım bilmiyorum. Tek bildiğim zamanın bunları düşünürken bile durmadığı.
Yazar: Amine Nadide Ergün