(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 5 dakikadır.)
“İnsan için en korkutucusu, ne kadar çok şey yapmaya muktedir olduğunu bilmektir,” der Kierkegaard. Potansiyelinin farkında olup kendini görmek istediği noktaya ulaşamamak, dehşete kapılmak için yeterli bir sebeptir. Okunacak çok kitap, izlenecek çok film, gezilecek çok şehir, tadılacak çok yemek ve kazanılacak –ya da kazanılması gerektiğini düşündüğümüz- çok başarı vardır her zaman. Sosyal medyada, kişilerin okudukları kitapları paylaşmak amacıyla açtığı sayfalar, bu duruma güzel bir örnektir. “Bu ay 12 kitap, 7089 sayfa okudum. Önümüzdeki ay için hedefim 15 kitap, 9593 sayfa,” gibi oldukça ayrıntılı –ve gereksiz- açıklamalar yaparak, kitap okumayı salt sayfa sayısıyla ölçerler. Bir yarışa çevirirler bu faaliyeti. Oysa okuma faaliyeti ölçülebilir ya da kendimizle dâhi yarışabileceğimiz bir eylem değildir. Nitelikli bir okuma süreci, bazen bir kitabı tekrar tekrar okumayı, üzerine günlerce düşünmeyi, hatta son sayfayı bitirdikten sonra öylece duvara bakmayı gerektirir. Kaliteli bir okuma, insanı felç eder. Bir süre için zihin öyle fırtınalı bir hâle gelir ki, değil yeni bir kitaba başlamak, akşam ne yiyeceğinizi bile düşünemez olursunuz.
Sadece okumak için değil, yaşamın genelinde böyledir durum. Çok, aza eşittir. Yaşam, doldurulması gereken bir kutu, bir torba değildir. Çok hızlı bir arabada giderken, etrafı akıp giden çizgilerden ibaret olarak görürüz. Oysa sağ şeritten ağır ağır ilerleyen biri, çevresindeki her şeye hâkimdir, onun için dünya nettir. Tecrübe, çokluktan değil; ağır ağır yaşanmış bir sindirilmişlikten gelir. Her şeyi yapmak/yaşamak marifet ya da övünülecek bir durum değildir.
Aynı durum, zihnimiz için de geçerlidir. “Zihin, doldurulması gereken bir kazan değil, tutuşturulması gereken bir ateştir,” diyen Plutarkhos’a bu noktada kulak vermek gerekir. Önümüze geleni içine attığımız bir zihin, yüktür. Olması gereken ise, düşüncelerimizi harlayacak sistematik bir bilgi birikimidir.
Elbette, amaçları ve hedefleri vardır insanın. Ancak, silahtan fırlamış bir mermi gibi doğrudan hedefe gitmek ve ardından namluyu yeni bir hedefe tutmak, süreci kaçırmamıza sebep olacaktır. Yavaş akan, bazen oturup sadece etrafı izlemeye, soluklanmaya, nerede olduğumuzu ve neden burada olduğumuzu düşünmeye, sorgulamaya olanak sağlayan bir yolculuk, daha insancıl ve doyurucudur.
Peki, nedendir insanın hıza olan tutkusu? Niçin daima “her şeyi” isteriz?
Bunun sebeplerinden biri, hiç şüphesiz ki ölüm korkusudur. Kişi, spiritüalizmi benimsemiş olsa bile, bir gün her şeyin biteceği ve zamanımızın sınırlı olduğu düşüncesi, geri sayımda olan bir kronometre misali üstümüzde baskı yaratmakta ve eğer hızlanmazsak geç kalacağımızı hissettirmektedir. Ölümden sonraki belirsizlik hâlinin yarattığı korku da bunu perçinlemektedir.
Fakat geç kalma korkusuyla her şeye koşuşturduğumuz bir yaşam, tecrübe, doyum ve hazdan çok; yorgunluk, tamamlanamamışlık hissi verecek ve hayatımız boyunca bir şeylere yetişmeye çalışmamıza sebep olacaktır. Ne yaparsa yapsın, bir türlü tatmin olamayan insanların sorunu da tam olarak budur zaten. Hayatlarında her şey olsa da, hiçbir şey tam değildir. Senelerle yarışırlar sürekli. Ama kimse, zamandan hızlı koşamaz.
Bunun yerine, yavaş ve özümseyerek yaşanmış bir hayatı tercih etmek, daha huzurlu ve doygun bir ömür sunacaktır.
Yazar: Berkant Cödel