(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)
Bir yerlerde hiç tanışmadan hayatımıza dokunan insanlar, daha önce hissettiğimiz tüm duyguları bize tek bir çerçevede hatırlatıp hissettirecek tablolar, henüz okunmamış ama belki de hayatımızı değiştirecek kitaplar, bir kere tatsak en sevdiğimiz yemek olacak tarifler, sevsek ruhunda kaybolacağımız insanlar var. Bunları düşündükçe içimi hüzünle kaplayan şeyse bunların hepsini yapmaya yetecek zamanımızın olmaması… Sanat uzun hayat kısa dedikleri gibi bir şey biraz, yaşam uzun ömür kısa…
Bu hüznümü tam gidermese de azalmasına büyük ölçüde yardımcı olan bir şey var: yaşamı izlemek, müşahede etmek. İnsanları, doğayı, kendimi hayatın ritmini hissederek ve anlamaya çalışarak gözlemlemek yani. Herhangi bir parka gidin mesela ve hiçbir şey yapmayın, sadece izleyin ve gördüklerinizin sizde nasıl hisler uyandırdığını fark edin. Güvercinlerin ayak sesleri, serçelerin süzülüşü, parktan geçen baloncuyu gören ve annesine balon alması için ısrar eden -hatta belki ağlamaya başlayan- bir çocuk, kaydırak sırasında çıkan küçük bir kavga, çocuklarının tam görüş hizasında oturan ve çocukları hakkında konuşan anneler, onlardan daha uzakta bir köşede kulağında kulaklıklarla Sezen Aksu dinleyerek aşk acısını sonuna kadar yaşayan ve duygularıyla ne yapacağını bilemeyen bir genç; öbür köşede elinde şiir kitabıyla bir gün ona da böyle şiirler yazılır mı, bir gün o da sevilir mi diye merak eden, iki dize okuyup düşüncelere dalan bir kız… Hiçbir şey yapmadan sadece bizim gibi var olan diğer insanların kendileri oluşlarını izlemek bu basit anları öyle büyülü kılıyor ki…
Devam ediyorum izlemeye: hala espriler yapıp genç aşıklar gibi eğlenebilen yaşlı bir çift görüyorum. Henüz yürümeyi bilemeyen bebekleriyle parka gelip bir gün çocuklarının da o salıncakta sallandığını hayal eden taze ebeveynler, cipslerini ve çekirdeklerini almış çardakta sohbet eden bir arkadaş grubu, birlikte piknik yapmaya gelen çiçeği burnunda aşıklar, spor aletlerinde bir yandan spor bir yandan da dedikodu yapan teyzeler, tahterevallide yere hızla vurup karşıdakinin sekmesiyle eğlenen çocuklar…
Tabii görünce hayatın güzel yönünü hatırlatanlar kadar acı verici yönünü hatırlatanlar da var: birbirlerini belki de son kez gören ve o parka veda konuşması yapmaya gelen yıpranmış aşıklar, evdeki huzursuz ortama girmeye hazır olmadığı için parka sığınanlar, okul çıkışı kavga etmek için gelenler, ağlayacak uygun bir yer bulamayıp parkın çok görünmeyen bir köşesini seçenler ve bir şekilde onların üzüntüsünü hissedip kendini sevdirmeye için gelen kediler…
İyisiyle kötüsüyle, neşesiyle hüznüyle sanki hepsi bizim ruhumuzun bir kısmına sahip başka bir versiyonumuzmuş gibi; sanki hepimiz bir ve bütünüz ve aslında hiçbirimiz yalnız değilmişiz gibi… Bu his insana, “Herkesin bir parçasıyım ve herkes de benim bir parçam; onlar var oldukça ben de varım.” dedirtiyor. Öyle güçlü bir his ki, sınırlarımızı unutturuyor resmen, herkesi olduğu haliyle kabul etmemizi ve her insanda bir güzellik görebilmemizi sağlıyor. Bu yüzden, kendi olarak dünyaya renk katan herkese teşekkür ediyor, koşulsuz sevgilerimi gönderiyorum. Hepimiz iyi ki varız…
İrem Şentürk
https://pin.it/1VGYbZ2i5