Yalnızlık Senfonisi

Bu mektubu hiç silmeden yazmak istiyorum, tek bir kelimesine dahi dokunmadan. Şu anda gelen bunu silme isteğine engel olup yazmak istiyorum, biliyorum ki eğer bir kere silersem geriye okunacak bir sayfam kalmayacak. Bu satırları bile bitirme isteği içimde kalmamışken, seneler önce hediye aldığım yalnızlıktan yazıyorum, yalnız olamayacak kadar kalabalık olduğumuzun farkındayım ve biliyorum ki gerçek bir olaydan uyarlandık.

Kimisi bir ilan panosunda tanıştı yalnızlıkla, kimisinin yakasına takıldı kurdeleyle, kimisine doğuştan armağan edildi. Sonunda hepimizin üstüne kahkaha serptiler, sınavımızdı kahkaha dolu insanların arasında yaşamak. Maskelerde gizlendi yüz ifadeleri, gülmeye başladık yetmedi çok mutlu göründük, daha da yetmedi dertsiz tasasız bilindik. Varsın öyle bilsinler bizi. Kimse bilmesin bazı dizelerin bizim olduğunu; Karanlığın bizlerin omuzlarına çöktüğünü, ayın bizim yüreğimizde doğduğunu ve yağmurun bizim göz pınarlarımızdan süzülerek hayat bulduğunu.

Hızlıca bitelim diye sayfalarımızı atladılar, sonumuzu okumadan fetvamızı verdiler ve sonunda okunmamış nice kitabın arasında yerimizi alarak idam edildik. Sonuna gelinemeyecek kadar ucuz bir roman mıydık?

“Ben ucuz bir romandım. Hayır, kötü bir edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: Can sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. Ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydim. Kelimeler bile yan yana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. Binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı!”  Oğuz Atay

Hiçbir kitap kabul etmemişti bizi, bize ait bir cümle yoktu, hiçbir söz içine almamıştı bizi. Söylesene kitapların bile kabul etmediği bu enkazı kim içine alırdı ki? Kimse almadı da zaten bizi, savaş artığı bir genç olarak yerimizi aldık soğuk kaldırım taşlarında. Madem kimse almamıştı bizi, madem kimse istemedi bizi biz de yalnızlığı aldık içimize. Oldukça az olduğumuzu varsayıyordum, farkettim ki biz yalnız olamayacak kadar kalabalıkmışız. Her geçen gün koltuklarımızın dolduğunu farkettim kalabalık bir seyirci kitlesi olma yolunda hızlı adımlar atıyorduk. Sahnede oynanan oyun ilgi çekmiş olacak ki biletler tükenmek üzere. Ne seyretmeye geliyordu bu insanlar?

 

Sahnede sergilenen oyun neydi ki? Bu öyle bir oyundu ki korkarım boş koltuklar karaborsaya düşecekti. Sahneye çevirdim kafamı ne izlemek için toplandığımızı merak edercesine, ne göreyim… Sahnede yüzlerini maske ile örtmüş binlerce insan,  maskelerin ardında binlerce oyuncu. Maskenin ardında gergin, yorgun, terlemiş yüzler kurtulmayı ümit edercesine sabrediyorlardı. Yalnızlığı içine almış bizler izliyorduk sadece, bencillik senfonisi eşliğindeki maskeli baloyu. Kimsenin kimseyi dinlemediği ama kendi derdini anlatmak için çırpınan bu oyun da, birileri sürekli bir şeyler anlatıyor karşılarındaki onları dinliyor -muş- gibi yapıp anlatma sırasının kendilerine gelmelerini düşlüyorlar. Diğer tarafta ise sürünün içinden biri yüzü hava alsın diye maskesini aralarken, nereden bilebilirdi ki sürüdekilerin celladı olacağını, gerçek yüzünün hayatına mal olacağını. İzledik sahnede vücut bulmuş bencilliği. Bir de yorulanlar var tabi hayat mücadelesi verdikleri bu sahnede yenilerek, maskelerini çıkarıp seyirci koltuğunda yerlerini alıyorlardı.

Biz hayat mücadelesi verdiğimiz bu oyunda yenildik. Yüzlerimizi hapsolduğu bu meskenden kurtardık. Sayımızı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar sanıyorduk, gördük ki biletlerimiz tükeniyor. Ellerinin tersiyle bir köşeye ittiler bizi, gördük ki rol yapmaları gereken işleri var. Anladık ki yalnız olamayacak kadar kalabalıkmışız.

“Uzaklarda, benim gibi yalnız ve ümitsiz birine bırak bu mektubu; benim gibi birisi olsun, çünkü bizim gibiler birbirlerine ancak kötülük edebilirler.” Oğuz Atay

 

Yazar: Gizem Erdoğan

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir