(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Bazı insanlar bir yere varmak için değil, sadece yürümek için çıkar yola. Haritalara ihtiyaç duymazlar çünkü yönleri dışarıdan değil, içeriden gelir. Onlar için yol; bir mesafe değil bir hâl, bir ruh halidir. Kalabalıklar içinde bile kendilerine doğru sessizce ilerleyen bu insanlar durdukları yeri değil, içlerinden geçenleri yurt edinir. İşte o da öyle biriydi. Ne sabit bir evin sıcaklığına alışabilmişti ne de ait olmanın verdiği huzura. Onun huzuru; biraz belirsizlikte, biraz rüzgârda gizliydi.
Bazen nereden geldiğini hatırlamaz gibi bakardı etrafa; sanki bulunduğu şehir, içine yeni girmiş bir rüyanın fonuymuş da o hâlâ uyanmamış gibiydi. Hiçbir yere kök salmazdı ama her toprağa bir parmak izi bırakırdı. Ne tam bir yabancı olurdu ne de gerçek bir yerli. Kalabalık bir meydanda otururken bir sokak köpeğiyle göz göze gelebilir, sonra arkasını dönüp o sokağın adını bile sormadan yürüyüp gidebilirdi. Yolda olmaktan bir aidiyet yaratmıştı; durağın değil, yürüyüşün insanıydı. Gitmeyi seviyordu sanırlardı, oysa durunca boğuluyordu. Çoğu insan eşyalar taşır yanında; onun yükü görünmezdi: Bir sokak lambasının altındaki sessizlik, ismini hiç bilmediği bir kadının gülüşü, çocukken izlediği çizgi filmlerin son sahnesi… Küçük ve alakasız gibi görünen ama içini sessizce büyüten her şey, onunla birlikte yolda kalırdı.
İnsanlara hiçbir zaman “tam olarak” yaklaşmazdı. Birini çok severdi belki, fakat hep bir adım geride dururdu. İçeri fazla girerse duvarların renklerini kaybedeceğini düşünürdü. Onun için sevgi, sabitlik değil bir akış hâliydi. Hatta en çok severken susmayı tercih ederdi. Kelimelerin bazen duyguları boğduğunu, sessizliğin ise onları sakladığını düşünürdü. Aşık olurdu elbet hızlıca, hatta bir şarkının ortasında bile, fakat kimsede sonsuzluk aramazdı; onun sonsuzluğu zamana değil, derinliğe bağlıydı. Bir bakışta kurulurdu içindeki bağ, bazen bir tebessüm kadar yaşar sonra usulca kalbin kıyısına çekilirdi.
İnsanlar onu tanımlamak isterdi. “Cesur” derdi biri, “yalnız” derdi öteki, “kırılmış ama güçlü” diyen olurdu. Oysa bu sıfatların hiçbirine tam olarak uymazdı çünkü onun varlığı, tanımların dışında akardı. Ne olmak zorundaydı ne olmamak. Bir gün rüzgâr gibi hızlı yürürdü, ertesi gün sabaha kadar aynı bankta oturabilirdi. Ne çılgınlıktı bu ne de tembellik sadece ritmini duymaktı. Kendi iç saatine göre yaşardı. Kalabalıklar içinde kaybolabilir, ama sokakta karşılaştığın en tanıdık çift göz de onunki olabilirdi.
Kendini hiçbir zaman tamamen çözemezdi. Zaten çözülmek istemezdi. Bazı insanlar bilinmek için değil, hissedilmek için vardı. Onu tanımak bir bilme işi değil, bir hissetme hâliydi. Oturduğunuz bir masada konuştuklarınızdan çok, sustuklarınız kalırdı ve ayrıldıktan sonra yokluğunun içinde bile sıcak bir şey bıraktığını fark ederdin. O, tam olarak gitmezdi çünkü tam olarak gelmemişti aslında. Hep biraz arada kalırdı. Hep biraz geceyle, biraz denizle, biraz eski bir şarkıyla birlikte gelir gibi…
Belki de bu yüzden, onun hikâyesi hiçbir zaman tamamlanmazdı. Birileri onu anlatmaya çalışırdı ama cümleler hep eksik kalırdı çünkü o, bir öykünün sonuna değil başına yakışırdı. Hep bir başlangıç gibiydi. Hep bir “belki” hissiyle yaşar, yalnızca kendine ait bir hayalin peşinden yürürdü.
Selin Çepkinyan