Yağmura Yazılan Öykü

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)

Bir Cuma akşamı, hava hafif  kapalı ve yağmurluydu. Güneş o gün hiç doğmamış gibi  bulutların ardından griye çalan ışık demetleri aydınlatıyordu sokakları. Sonbaharın gelişini anımsatan rüzgar ve camlara vuran her bir yağmur damlası iki habersiz nefesi birbirine karıştırmaya yetecekti. Elleri ısıtmaya ceplerin yettiği durakta bir adam ve bir kadın belirdi. Hanımefendi kat kat giyinmiş üstünde eskilerden kalma battaniyemsi bir atkı, saçlarından uzanan minik beresiyle evine gidecek otobüsü beklemekteydi. Bir türlü gelmeyen otobüs şehrin diğer ucunda kötü havadan mahsur kalmıştı, tıpkı bu iki komşunun soğuk bir durakta yapayalnız kaldığı gibi. Hanımefendi yeni taşınmasına rağmen ilk karşılaştıkları an da elleri soğuk olsa da kalplerini ısıtmaya yetmişti bir merhaba. Saat epey geç olmuştu, beyefendi hanımefendinin telaşlanmaya başladığını fark ettiği an da girdi lafa. Otobüs gelmeyecekti, durarak daha fazla üşümek yerine yürümelerinin iyi olacağını söyledi. Hanımefendi de büyümüş gözleri ve kızarmış burun ucuyla başını sallayarak onayladı. Onlar yürürken kaldırımlardaki grilikler de gölgelerini takip etti ve yağmur fırsatını bulmuşken biraz daha ıslattı koca şehirde tek başlarına yürüyen bu ikiliyi. Zifiri karanlıkta yolunu bulmaya çalışanlara koca griliğin içinde ki sıcak sarı kafe göründü az ilerde. Koşar adımlarla daldılar kalpleri gibi ellerini de ısıtmak için. Birer kahve alıp lafa koyuldular. Zaman ilerliyor ve ikisi de yaşananların farkında olmuyordu. Saatler geçmesine rağmen yağmur şiddetinden bir nebze ödün vermemişti. Bir cesaret dinmeyen yağmura inat yürümeye başladılar tekrar, karanlık sokaklarda. Kalplerinden dökülen hayaller süzülüyordu üstlerinden sağanak halinde. Avuçlarında nem, titriyordu uzaktan uzağa belki soğuktan belki de heyecandan. Varacakları yere yaklaşırken iki ayrı bedende de aynı soru vardı. Acaba yarın da yağmur yağar mı? 

Pencereden baktığında yüzünü bir sebepsiz gülümseme aldı beyefendinin. Cama vuran su taneciklerinin gözlerini kamaştırmasına izin vererek çıkış saatini bekledi. Günün ilk dileği gerçekleşmişti, bugün de yağmur bulutları gökyüzüyle buluşmuştu. Vakit ilerledikçe atan kalbi saatin ritmine ayak uydurmakta zorlanıyordu. Hızlıca siyah montunu geçirdi üstüne, attığı her adımda ayakları yerden biraz daha yükseliyor gibiydi. Caddenin çaprazına yaklaşırken tüm şehir susmuş yağmur ve kalbi konuşuyordu. Karşı yoldan gelen otobüsün sarı ışığının gri havada asılı kalarak durağı aydınlattığını gördü. Bir an için endişe kapladı içini büsbütün umutsuzluk sardı her yanını. Yağan yağmur tek başına işe yaramamıştı. Otobüsü duraktan hareket etmeye hazırlanıyordu belki yetişir düşüncesi umutsuzluğuna rağmen kendini gösterebilmişti. Olan olmuştu ve otobüsü çoktan kaçırmıştı. Arkasından bakakaldığı otobüs, durakta bir kişiyi arkasında bırakmıştı. Hanımefendi dönüp nefes nefese, sırılsıklam olan beyefendiye bakıyordu. Bir gülümseme ile karşıladılar birbirlerini ve hiçbir şey söylemeden birlikte yürüdüler. Nedense tüm insanlar karşı kaldırımda toplanmış ve onlara ait hisseden bir kaldırımda nefeslerini dinleyerek ilerlediler. Az ötede caddenin sonundan önceki son sokağa girdi hanımefendi. Beyefendi de arkasından salınan kokusunu dinleyerek devam etti peşinden. Sokağın girişini mesken tutan kafeye girdiler birlikte. İki basamaklı sarı ışıklarla sıcağı yayan bir görüntü vardı. Sokağın peşi sıra uzanan masalarının yanında küçük bir köşeye geçtiler. Bugün yağmur yağdığına memnundular, peki ya yarın da yağar mıydı?

Perdenin arasından içeri sızan ışıkla günün aydınlandığına ikna oldu beyefendi. Can havliyle yataktan atıldı, hala dünü yaşıyor gibiydi çünkü rüyaları da tüm gece aynı şeyleri yaşatıp  durmuştu ona. Koşarak perdeyi aralayıp gökyüzüne baktı güneş tepede asılı halde duruyordu. Yağmurun ona tekrar şans getirmesini dileyerek çıktı evinden. İçinde küçük inanç parçaları biriktirmişti bu seferde yağmur yağacaktı, yağmalıydı. Yoksa bir daha umutlanamayacaktı. Gözü tüm gün şehrin aydınlık ve karanlık döngüsüne şahitlik eden penceresinde oldu. Bir kara bulut belki güneşin yüzünü kapatır umuduyla yanıp tutuşuyordu. En sonunda akşama kalmıştı işi güneş müsaade etmemişti bugün yağmura, belki gece güneş gittikten sonra çıkardı yağmur saklandığı yerden. Son bir kez olsun ıslatırdı şehrin kaldırımlarında. Çıkış saatini haber etmeyi bekleyen saate takıldı gözü, yağmur nedense bir türlü gelmemişti ve bu hanımefendinin de gideceği anlamına geliyordu. Gözlerini gökyüzüne kaldırmaya korkar bir şekilde caddeye attı kendini. Ayakları onu durağa götürmek istemiyor gibiydi bu akşam durağa. Tuttuğu dilekler yarım kalmış, öylesine tüm gün umutlanıp durmuştu. Şimdi ise bomboş bir durakta gökte bir tane su damlacığı bile olmadan yapayalnız bir otobüsü bekleyecekti. Attığı her adımı hanımefendinin gözleri takip edecekti. Yağmura daha ne kadar kızabilirdi acaba onu yarı yolda bırakmıştı. Ağır adımlarla başı öne eğik garip bir sessizliği andırır şekilde durağa gelmişti. Başını göğe kaldırıp baktı, gece örtüsünü sermiş yağmur veda bile etmeden gitmiş. Yavaşça kafasını eğip duyarsız gözlerle durağa doğru baktı. Elinde minik şemsiyesi, battaniyemsi atkısı ve beresiyle hanımefendinin ona gülümsediğini fark etti. Tüm şehrin sustuğu anda bir ses eğildi kulağına. 

-‘Geç kaldın’ dedi hanımefendi yüzündeki tebessümü git gide pembeleşerek. 

Beyefendi şemsiyesini açarak yaklaştı: ‘Yağmuru bekledim.’ 

Yazar: Büşra Tezcan 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.