(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)
Dört tarafı maviliklerle çevrili, mütevazi bir coğrafyanın tam ortasında dikiliyordu şimdi. Üzerinde uçuş uçuş çiçekli bir elbise vardı, yeşilin tatlı bir tonunu misafir eden bu elbise vücunu sarmıştı. Ayakları yüksek bir uçurumun ucunda kendilerine yer bulmuştu; vücudu ise evi bildiği bu kara parçasıyla bütünleşmek ister gibi yer çekimine boyun eğmişti. Ellerini iki yana açarak tenini yalayıp geçen rüzgarı iliklerine kadar hissetti. Düşünceler birer ordu misali zihnine hücum ederken dudaklarını araladı.
“Sevgili evim, merhaba!” diye bağırdı uçurumdan aşağı. Sözcükleri dudaklarından kayarak dipteki kayalıklara çarptı ve sesi kendisine geri döndü. “Buraya ilk geldiğim günü hatırlıyorum. Ben, ev dediğim başka bir memleketin bağrından kopup sana gelmiştim o gün. Sen bir yabancı gibi ağırlamıştın beni bütün benliğinle. Sana alışmam zamanımı almıştı, yattığım yeri yadırgamıştım ama sonra çok iyi birer dost olmuştuk seninle. Sen benim gözyaşlarımı ağırlamış, kahkahalarıma ortak olmuştun ve aynaya bakıp da göremediğim bütün yansımalarımla tanışmıştın.” İçini buruk bir huzur kaplarken yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi.
Her insan evini bulmadan önce yerini yabancılardı. O da seneler önce bu kalabalık ama yalnız memlekette kendine ait bir yer bulana kadar oldukça yabancılık çekmişti ama sonra bu yer, ona yavaş yavaş yuva olmuştu. “Ben… Ben gidiyorum sevgili evim. Yanıma bütün kahkahalarımı, öğrendiklerimi, düşüp de kalkamadığım dünleri de alıyorum ancak Üzülme! Sana geçmişimi emanet ediyorum. Sokaklarda başıboş dolaşan o kızı, henüz büyümemiş ufak çocuğu, en deli yanımı ve kahkahalarımın yankısını bırakıyorum. Ben gidiyorum ama bir yanımı burada, seninle bırakıyorum. Sevgili evim, her şey için teşekkür ederim sana. İnsan kaybolmadan bulamazmış evini. Sokaklarında kaybolmama izin verdiğin için, bana ev olduğun ve ruhumu yıllarca ağırladığın, onu büyüttüğün için teşekkür ederim.”
Bir adım geri çekildi. İnsanoğlu durmadan bir yerden bir yere giderdi, yerinde sayarken dahi bir yolculuğun içindeydi. O da bugün çok sevdiği bir yolculuğun sonuna gelmişti. Bazen bir yolun sonuna gelmek demek, kendini bilinmezliğin ortasında yelken açarken bulmak demekti. Tam şimdi, bilinmezliğin ortasında gibi hissediyordu kendisini; evine son defa bakıyor ve alıştığı düzeni geride bırakıyor oluşuna içerleniyordu. Aslında o, bıraktığı her düzen için hayata biraz içerleniyordu. Yine de hayat böyle değil miydi biraz? Bir mevsimdi yaşamak, bir sezona merhaba derken diğerine hoşça kal derdik; bize sormazdı zaman, ya akışına kapılırdık ya da akışa karşı kürek çeker boşa zaman harcardık.
Etrafını sarmalayan rüzgarın yüzüne düşürdüğü saçları geriye attı. “Ah!” dedi, “Bazı akışların içinde evini geride bırakmak da var. Kaplumbağa değil ki insan, evini sırtlayıp gitsin!” Durdu ve düşündü sonra. “Yanılıyorum sanırım sevgili evim. Kaplumbağa gibi insan, kendisi neredeyse evi de orada aslında. Ev; aynada gördüğün yüzün, sevdiklerinin yanı, seni büyüten bir memleket, seni ağırlayan bir an… Ev, sen neredeysen orası aslında. Yine de sen, beni ve dönüştüğüm kişiyi yıllarca ağırladın ve seni sırtlanıp gidemiyorum işte.” Yüreğinde ince bir sızı hissetti. Vedaların her biri zordu ancak içinde kendini barındırdığın bir şeye veda etmek diğerlerinden daha zordu. Bu, biraz da kendini geride bırakmak demekti. Uçuruma doğru bir adım attı ve rüzgarı iliklerine kadar hissetti.
Hayat beş kelimeydi ancak içinde koca bir alfabeyi ağırlardı: “vedaları” barındırırdı içinde, “başlangıçlara” gebe kalırdı, “hüzünlere” ev sahipliği yapardı ve “sonlara” bayılırdı. Evine son kez uzun uzun baktı. Gözlerini kapattı ve evine veda etti,
“Hoşça kal sevgili evim, seni çok özleyeceğim. Geçmişime iyi bak.”
Almina Kesler