(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
Karanlık sokakta yürüyorum. Rüzgâr kar tanelerini yüzüme vuruyor. Buz gibi havada ışığın nereden geldiğini kestiremiyorum. Gökyüzünde dolunay mı var yoksa sokak lambalarının ışığı mı yeri aydınlatan? Üzerinde yürüdüğüm kaldırıma odaklanmış bir şekilde ilerliyorum. Hızlı adımlarla hem soğuktan hem de tek başıma yürüdüğüm bu sokaktan kaçmaya çalışıyorum. Yetişmem gereken yerin neresi olduğunu unuttum. Soğuktan hiçbir şey düşünemez, hissedemez hale gelmiştim. Bacaklarımın hareketi bile istemli değildi sanki, refleks olarak yürüyor gibiydim. İçimdeki huzursuzluk ve korku beni daha da hızlı yürümeye zorluyordu. Ama neden korkuyordum? Devam ettim; adliyenin, ilkokulun, süpermarketin ve küçük kafelerin yanından geçerken her şey o kadar cansız, o kadar karanlıktı ki… Hayalet bir şehrin ölü bir sokağında yürüyordum sanki.
Kulaklarım uzun süredir taktığım kulaklıklardan dolayı acıyordu. Çıkardım. Ve o anda fark ettim. Benimle aynı ritimde ilerleyen ayak sesleri… Bunca zamandır vardı da ben mi duymamıştım, yoksa bir anda mı ortaya çıkmıştı bu gizemli kişi. Önümde yürüyordu. Sürekli yere baktığım için onu fark edememiştim. Aynı hızda ilerliyorduk. Onu geçip daha hızlı yürüyerek arkamda bırakabilirdim. Böylece ondan kurtulmuş ve varmam gereken yere zamanında varmış olurdum. İyi de nereye gidiyorum? Telefonum çaldı. Hafifçe sıçradım, bir anda duyduğum bu ses beni ürkütmüştü. Arayan annemdi. Hemen açtım ve olduğum yerde durup konuşmaya başladım. “Alo anne! Nasılsın?” Yüksek sesle konuşmuştum. “Yalnız değilim, bana zarar verirsen paçayı kurtaramazsın.” mesajı vermeye çalışıyordum. Annemin sesine odaklanmaya çabaladım ama istemsizce önümdeki kişinin yavaşladığını fark etmiştim. Niye yavaşlamıştı ki! “Anneciğim nerede kaldın? Herkes seni bekliyor. Akşam yemeği için o kadar uğraştık, pastayı kesmeye başlamadan hemen gel.” Pasta! Tabii ya, teyzemin doğum günüydü bugün. Sabah çıkarken anneme tüm gün kütüphanede olacağımı ama partiye yetişeceğimi söylemiştim. Dönüşte metro arızalanınca kalan yolu yürümem gerekmişti. Kim bilir ne kadar geç kalmıştım. Saate baktım, neredeyse bir saat gecikmiştim. Anneme durumu açıkladım ve yolda olduğumu, hemen geleceğimi söyleyip telefonu kapattım. Yetişmem gerekti. Daha da hızlandım. Önümdeki kişi nasıl olduysa fazla ilerlememişti. Hızla yanından geçtim. Ama bacaklarım bana engel oluyor, yavaşlıyorlardı. O kadar yorgundum ki. Yaklaşan ayak seslerini hissettim. Arkamdaki neden bir anda hızlanmıştı? Yapamıyordum. Yer çekimi artmıştı ve ayaklarımı kaldırmama izin vermiyordu sanki. Nefes alıp verişini duyabiliyordum. Telefonumu çıkarmak istedim ama zamanım olur muydu? Ben birini arayamadan bana saldırabilirdi. Karşılık vermekten başka seçeneğim yoktu. Ya da daha iyisi, ben saldırmalıydım. Ellerim cebimdeydi. Yavaşça anahtarımı kavradım. Bir anda arkamı dönüp anahtarı onun boğazına dayadım ama geç kalmıştım. Başıma aldığım darbeyle görüşüm bulandı. Bana vurmuştu, neyle vurduğunu anlamamıştım ama alnımdan süzülen sıcak kanı hissediyordum. Kolumu savurup anahtarla ona vurmaya çalıştım ama kaçtı. Hareketlerimi kontrol edemiyordum. Bayılmak üzereydim. Başımı kaldırıp ona baktığımda sadece kocaman gülümsemesini görebildim. Yüzünün geri kalanına bakamadan aldığım diğer darbeyle yere yığıldım.
Dolunay… Bunca zamandır sokağı aydınlatan ve şimdi de gözlerimi kamaştıran oydu. Başımdaki zonklamayı hissedemez hale gelirken ona odaklandım. Bilincimi kaybetmemek için tutunduğum son daldı. Zor nefes alıyordum. Ama ölmeyecektim. Küçük bir çığlık attım. Uzun sokakta yankılandı. Göğsüme iyice hava topladım. Avazım çıktığı kadar bağırıp birinin dikkatini çekmek zorundaydım. Ağzımı açtığım anda başıma yediğim tekmeyle uçsuz bucaksız bir boşlukta kayboldum…
Yazar: Göksu Keskin