(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)
Bana bir daha öyle bakmamasını istedim içimden. Henüz konuşmaya başlamış, tek heceli kelimeler konuşabilen bir bebek gibiydim. Bir kelime konuştuktan sonra uzun bir süre boyunca sessizliğimi koruyordum. Konuşursam onu anlayamayacak olmaktan korktum. Tüm gücümle anlamaya çalıştım onu. Dahası o da konuşmuyor, yalnızca beni izliyordu.
Ona, yalnızca ayrılması gerektiğini söyledim. İkimiz de ağlıyorduk. Göz yaşımın kaynağı, ona duyduğum öfkeydi. Bir an için, öfkenin bir duygu mu yoksa durum mu olduğunu kavrayamamıştım. Gerçek şu ki ikimiz de öfkeliydik. Hatta öfkemizin yoğunluğu odanın her tarafında hissedilir olmuştu. Doğruldum fakat güçsüz bacaklarım beni kapı eşiğine kadar taşımadı. Öfkemle yüzleşme ihtiyacım apaçık ortadaydı…
Öfkemi dindirmek için mutlu anılarımıza odaklanmam gerektiğini fark etmiştim. İlk geldiği günü hatırladım. Valizini açtığında bana getirdiği hediyeleri düşündüm… Fakat zihnimdeki nefret buna izin vermiyordu. Bir kez daha anladım ki onunla mutluluğa rastlamak çok zordu. Hayatımda ilk kez, nefret duygusunun zihnimizin bir ürünü olduğunu anladım. Onun tüm yaptıkları zihnimin içindeydi. Yaşanmış bunca şeyi masumlaştırmak isterken iç sesim, öfkemi azdıran bir gürültüydü adeta.
Küçüklükten beri öfkenin en azgın duygu olduğuna inandım. Mesela kıskançlık gelip geçerken üzüntü yerini sevince bırakır. Nefret ise zaman aşımına uğrar çünkü nefret zaman karşısında oldukça zayıf bir duygudur. Ne yazık ki öfke, diğerlerine kıyasla en ateşli olanıdır. Çünkü içimizdeki öfke bizi pişmanlığa iterken türlü oyunlar içinde kaybolmamıza neden olur. Öfke, agresif davranışlar bütünüdür. Hatta, öfkeyi kontrol etmek daha da zordur. Bu sefer öfkemi kontrol etmek istemedim. Yahut, kontrolü çoktan kaybettim. Şiddetlenmek için o hasım güç bendeydi işte!
Bayramda büyükleri tarafından nasihat yağmuruna tutulmuş bir liseli gibiydim. Kendimi telkin edemiyordum çünkü bu sözcükler sırf iletişim kurma çabasıydı. Açıkçası, amaçsız iletişim havada kalır diye bilirim. Duyduğu öğütler ve yaşadığı gerçeklik arasındaki çelişkileri anlamlandıramayan yeni yetme bir çocuk toyluğu benimkisi.
Sandalyede otururken sahip olduğu duyguların ağırlığını taşıyamayan biri haline geldim. Zihnimde dönüp dolaşan vahşi fikirler karşısında sevdiğimi düşündüğüm kişinin varlığı… Sahip olduğum değerler ve yaşananlar düğümünde ne yapacağımı bilemez oldum bir süre için.
Sahiden de kalbini kırmak istedim. Kelimelerin gücüne güç kattım. Gerçekleri hiç yumuşatmadan bahsettim kendisine. Canı yanıyordu, ayakları titremeye başlamıştı. İstediğini elde etmeye başlayan kötü bir masal karakteri gibi hissettim kendimi. Henüz hatırladım ki masallarda kötüler kazanmaz. Doğrusu, kötüler her zaman kaybederler. Kötülüğün, içinde yer edindiği hiçbir yer güvenli değildir zaten. Kötü olan herkes ve her şeyden kaçışımın sebebi de buydu ya!
Ama sonra düşündüm ki ben yalan söylemedim. Ben kimseyi manipüle etmek için hissetmediklerimi ifade etmedim. Ben, yapamayacaklarım hakkında vaatler vermedim. Ne kendimi, ne de diğerlerini kandırdım… Ben tüm kalbimle hissettiğimi yaşadım. Kötü bir insan değilim ve asla kötü bir insan olmak istemedim. İyi birisi olmak için yetiştirildim. O anda anladım ki ona bir iyilik yapmam gerek. Öfkemin iyiliği ona bir kazanç olacaktı. Onun sahip olduğu tüm sahteliği gün yüzüne çıkarmalıydım.
Tiyatroya en ön sıradan bilet almış gibiydim. Sahneye ne kadar yakın olursam, oyuna o kadar yakın hissedecektim kendimi sanki. Düşündüm ki ilk konuşan ben olursam avantajlı olan da ben olurum. Aslında benimkisi ilk davranmaktan dolayı kendimden ona pay biçmekti.
Durmadım…
Bana susmam için bağırdı. Bir şiddetle, farklı bir gürültüyle… Annem de bana hep “Sus!” derdi. O kadar çok susmuştum ki “Hayır” demeyi öğrenememiştim. Bu yüzden hayatımın yarısına yakınını diğerleri için yaşamış bir kişiydim. “Fark etmez.” diyerek yaşanmış 38 yıl… Kimse de bana neden “Hayır” demiyorsun demedi. Sanıyorum ki diyenleri de ben duymaz olmuştum. Belki onların da işine geliyordu. Her ricayı “Evet”leyerek yanıtlardım. Bu sayede herkesin en çok sevdiği, benim sanardım. Değil başkalarının sevgisini, kendi sevgisini bile elde edememiş bir yalnızdım ben.
İlk kez susmadım. Ben de “Hayır”layarak tüm nefesimle bağırdım. Düşündüğüm ve hissettiğim ne varsa bahsettim. Bu heybetli öfke bana da iyilik getirmişti. Kalan günlerimin iyiliğine “Hayır” getirmişti. Öğrenmiştim sonunda, geç de olsa.
Yazar: Samet Can Avcu
Görsel Kaynağı: https://www.freepik.com/free-photo/night-bokeh_1484698.htm#query=night