Nasıl Ölünür: Ölüm Bizi Eşitler mi?

''Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bizi ancak ölüm eşitliyor. Ve ölümü öyle kolay unutuyoruz ki ölüm bizi ancak ölünce eşitliyor. Ölümlerimiz de hayatlarımız kadar farklı, tek ortak nokta kalanlar tarafında kolaylıkla unutulmamız.''

(Bu yazının okunması yaklaşık üç dakika sürmektedir.)

“Para ölümü zehirlerse, ölümden bir tek öfke çıkar. Tabutların üzerinde insanlar dövüşür.”

Pek çok alandan eşit şartlara sahip değiliz. Eşit olmamız da beklenemez zaten. Peki ya insanlığın yegâne ortak noktası olan ölüm bizi eşitler mi? Emile Zola “Nasıl Ölünür” adlı öykü kitabında farklı toplumsal ve ekonomik sınıfa sahip kişilerin ölümünü ele alıyor. Aristokrat, burjuva, esnaf, köylü ve işçi ailelerin ölümü nasıl beklediği, nasıl tepkiler verdiği, öldükten sonra nasıl anıldıkları, ölüme yakın neler yaptıklarını toplumsal ve gerçekçi bir çerçevede inceliyor.

Hayatı boyunca farklı şartlar ve çevreler altında yaşamış insanların elbette aynı şartlar altında ölmesi beklenemez. Ancak ölüm o kadar gerçek ki herkesi benzer telaşlara sürüklüyor. Hangi kesimden, hangi yaştan olursanız olun, ölüme hazır değilsiniz. Hep söyleyecek bir kelimeniz, tamamlamanız gereken bir cümle var. Biraz kitapta yer alan farklı sınıflara, ölümlere ve hikâyelere bakmak gerekirse…

İlk öykü aristokrat sınıftan, elli beş yaşındaki Kont de Vertueil. Kendisi Fransa’nın en ünlü ailelerinden birine mensup ve büyük bir servete sahip. Eşi Kontes Mathilde de Vertueil ile yıllardır kopuk yaşayan Kont, hastalanıp öleceği zaman da eşinin yanında olmasını istemez ve yalnız ölmek ister. Durumu kötüleşen Kont, çocukları ve hizmetçileri yanından hayata veda eder. Hayatı kadar gösterişli olan Kont’un cenaze törenine, Kontes Mathilde çok üzgün olduğu ve insan içine karışmak istemediği bahanesiyle katılmaz. Cenazeye katılan kalabalık çok kısa sürede acılarını unutup günlük işlerini yapmaya devam eder.

İkinci öyküde burjuva sınıfından bir ölüm anlatılmaktadır. İki milyonluk servete sahip yüksek burjuvaziden olan Bayan Guerard üç oğlu ile birlikte yaşamaktadır. Babalarının ölümünden sonra kendilerine kalan beş yüz bin franklık mirası birkaç yıl içinde yiyip bitiren üç oğula Bayan Guerard bakmaktadır. Zamanla hastalanan ve durumu ağırlaşan Bayan Guerard, ölümünden oğullarının ev kirası için tartışmalarına şahit olur. “Çocuklarım, çocuklarım…” diyerek, şiddetli bir sancı ve oğullarının onu soyduğu düşüncesiyle gözlerini kapatır. Cenazeye katılanlar, cenazenin gerçekleştiği gotik anıtın mimarisi ile ilgilenir. Üç oğul ise cenazeden iki gün sonra annelerinden kalan mirası kaybetmeme azmi ve düşmanca bir öfke ile tartışmaya başlarlar.

Üçüncü öyküde eşi Bay Rousseau ile yavaş yavaş büyüttükleri kırtasiyede esnaflık yapan Bayan Rousseau’nun ölümü ele alınmaktadır.  Bay Rousseau, eşinin günden güne kötüleşen sağlık durumunu sebebiyle oldukça üzgün ve endişelidir. Fakat kırtasiye işleri o kadar yoğundur ki sürekli eşinin peşinden koşup onun ihtiyatsız çalışmasına mani olamaz. Durumu iyice kötüleşen Bayan Rousseau, eşinden bir noter çağırmasını ister ve sıfırdan kurup büyüttükleri mal varlığını eşinin üzerine aktarır. Kırlarda yaşamanın hayalini kuran Bayan Roussesau eşinin bu hayali tek başına gerçekleştirmesini ve mutlu olmasını ister. Bir gece vakti fenalaşan Bayan Roussesau hayata veda eder. Uzun zamandır eşini kaybetmeyi bekleyen Bay Roussesau ağlayamaz sadece yorgunluktan bitkin düşer.  Bay Roussesau boğazını düğümleyen bir üzüntüye sahiptir ama onu en çok sersemleten şey dükkânının hafta içi kapalı kalmasıdır.

Dördüncü hikâyede işçi sınıftan, çamaşırcı bir anne ve duvar işçisi bir babanın çocuğu olan Charlot’un ölümü anlatılır. Charlot’un yetersiz beslenme sonucu sağlığı günden güne kötüleşir. Yaşadığı bölgede çocuklar hızla hayatını kaybeder. Gün geçtikçe sağlık durumu kötüleşen Charlot akciğer iltihabı sonucu erken yaşta hayatını kaybeder. Toplu bir mezarlığa gömülen Charlot’un anne babası mezarın başına çöküp beklerken cenazeye katılan topluluk kısa sürede mezarlıktan ayrılıp eski hayatlarına dönerler.

Tüm karakterlerin yaşam koşulları farklı olduğu gibi ölüm sebepleri ve cenaze törenleri farklıdır. Bu çok doğal bir durum tüm hayatları birbirinden farklı olan kişilerin aynı şekilde hayata veda etmesini bekleyemezsiniz. Kaldı ki cenaze törenleri ölenden çok kalanları ilgilendiren bir mesele. Bir nevi statü gösterimi ve ölenin arkasından yapılması gereken bir görevi yerine getirdiğini topluma gösterme biçimi. Bu noktada yazının başında sorduğum ölüm bizi eşitler mi sorusuna dönersem bu soruya cevabım hem evet hem hayır.

Ölümün varlığı bizi eşitlemez hatta ölüm, içinde bulunduğumuz sınıfa ve yaşantımıza göre şekillenir. Tüm bu formaliteleri ortadan kaldırıp ölümün iç yüzüne bakacak olursak ölümün gelmesi bizi eşitler. Ölümün bir eve getirdiği korku ve soğukluk. Ölüm çok yakınken bile hayattaki meşguliyetinle yakından ilgilenmek. Ve en önemlisi kalanlar tarafından unutulmak, bunlar sınıfsal farklılıkları dinlemiyor. Ölüm iç yüzüyle muhataplarında benzer endişeler ve davranışlar açığa çıkarıyor. 

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bizi ancak ölüm eşitliyor. Ve ölümü öyle kolay unutuyoruz ki ölüm bizi ancak ölünce eşitliyor.  Ölümlerimiz de hayatlarımız kadar farklı, tek ortak nokta kalanlar tarafında kolaylıkla unutulmamız.

Yazar: Dilara Şahinoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.