İçimizdeki Orman

(Bu yazının okunma süresi 2 dakikadır.)

İnsan var olduğu andan itibaren bir şekilde büyümeye başlar. Anatomik yapısıyla, beyniyle, ruhuyla, yaşadıklarıyla… Yaşadıklarımız ve tecrübe edindiğimiz her şey kuşkusuz bizi hayatın bir başka “ben”i ile tanıştırır ve çoğu zaman onların hissettirdiği acılar biz her ne kadar sevmesek, kimi zaman kaçmak istesek de en yakınımız olur. Bizi büyüten yollara kimi zaman usulca kimi zaman da aniden itiverir. İnsan bazen tam anlamıyla büyüdüğünü zanneder ve hissettiği acıların onu yeterince güçlendirdiğini düşünür ama öyle bir an gelir ki, bambaşkası belki de daha büyüğü yakasından tutuverir. Tam o an anlar işte, yüzleşmesi gereken bir “ben”, kendine katması gereken bir hikaye daha vardır. Ancak bu insan çoğu zaman  büyüme yolundan kaçar. Büyümek, bu doğru kararı almak, alışmak, alışkanlıklarımızın içinde bulunduğu konforu bırakmak, hayat sayfalarına yenisini eklemek başlı başına zordur. “Belki de yeni bir başlangıç yapmanın vaktidir. Yeni bir başlangıç için her şeyi yıkmanın vakti.” Peki ama sizce de Sabahattin Ali haklı değil midir?

Büyümenin büyülü yolunda kendinize dikkatlice bakınız çünkü içinizde sınırları kendiniz çizdiğiniz belki de hiç olmayan birer orman vardır. İsterseniz kaybolduğunuz, isterseniz bildiğiniz yollardan yürüyerek  çıktığınız bir orman. Sadece size ait olan bu alan o kadar büyük ki, keşfedilmeyi bekleyen daha çok yolların, renklerin olduğunu her gün bir kez daha anlıyorsunuz. İsterseniz alanı terk edebilirsiniz, isterseniz misafirlerinizi davet eder onları keyifli gezintilere çıkartabilirsiniz. Kimi zamanlar ormanınızın bile haberinin olmadığı kuytu köşelerine çekiliyorsunuz, kimi zamanlar da yemyeşil çimenlerin üzerindeki ağaçlara çıkıp daldan dala bir tarzan misali atlayarak varlığınızı koca ormana duyurmaya çalışıyorsunuz.  Sahip olduklarınız ve henüz olamadıklarınızla dolu bu ormandaki değirmenin suyu da sizin renkli ruhunuzla dönüyor.

Korkunun ardından gelen huzura, derin bir kuyunun dibine çöküşün ardından gelen büyük zıplayışa ve acının ardından gelen güce bakıp, aslında hepsinin bir döngü içerisinde olduğunu fark etmeliyiz. Tıpkı doğanın kanunu gibi. O güneş batacak da doğacak da, o ağaç yapraklarını dökecek de yeniden toplayacak da, o çiçekler solukluğa karışacak da yeniden canlanacak da. Hayat yolunda neredeyiz, sonu görünmeyen yol bize düşmeyi, kalkmayı, yürümeye devam etmeyi öğretecek ne tür engeller çıkaracak elbette bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey işte tam olarak burada var olduğumuz, nefes aldığımız, ve tüm enerjimizi yolun sonuna değil, kendisine harcamamız gerektiğidir.

Kendi ormanının patikalarında yürümek, kuytu köşelerine çekilmek, büyüdüğümüz yolda tehdit hissettiğimiz olaylara karşı hep ilk tercihimizdir. Ancak gerçek şu ki, büyümek için bu konfor ormanını zaman zaman terk etmemiz gerekiyor. Patikaların kendini keskin olmadan ayırdığı ayrımlarında, keskinliğimizi bir kenara bırakıp, gücümüzle, cesaretimizle, korkularımızla ve tutkularımızla büyümeye doğru yol almalıyız. Sevdiğim bir kitap bana şöyle demişti: “Tabii acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu. Tabii için korkuyla dolacak, yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur!”

İnsan hayatta her daim rengarenk çiçeklerin arasında olamayacağının, kocaman gövdeli ve yemyeşil yapraklı bir ağaç gibi dimdik duramayacağının, zaman zaman içindeki çoraklığın ona öğretmek, göstermek istediklerine kulak vermesi gerektiğinin farkına varmalıdır. Gerçekten kül olmadan kendini nasıl yenileyebilirsin ki?

Küllerinizden yeniden doğmanız dileğiyle…

Yazar: Ceren Bayram

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir