Renkler ve Çemberler

Cehaletin tahtta oturduğu dönemden beri ve ne yazık ki halen içinde bulunduğumuz yüzyılda varlığını sürdüren, bireyin özgürlüğünü kısıtlayan, düşünmesini engelleyen ve eleştirmesini eleştiren kısacası birbirinden farklı parmak izine sahip olan bu koca evrendeki bütün insanları bir nevi aynı kek kalıbının içine sıkıştırmaya çalışan ve tüm benliğini sarıp sarmalayan çeşitli çemberler var. Bu çemberlerimizle yani basmakalıp fikirlerimizle, etiketlemelerimizle, önyargılarımızla ve kendimizce oluşturduğumuz ahlaki değerlerimiz ile bir insana “insan” gözüyle bakmaktan ziyade, cinsel kimliklerle ve çeşitli sıfatlarla ön planda olmayı baskılıyoruz. Sonrası malum işte. Kimliğe göre ayrışmalar, ten rengiyle yargılanmalar, anne karnında bir fasulye tanesiyken pembe-mavi renklere bürünmeler, dünyada belli bir süre yaşam sürdükten sonra yalnızca kendimizin ve birilerinin bize şekillendirdikleri kimliklerimize, etiketlerimize göre oyuncağı, kıyafeti, işi, eşi seçmeler başlar. Halbuki şu koca evrenin uzak bir köşesinden, yaşadığımız gezegene baktığımızda ne kadar da kendimizi ve her şeyi abarttığımızı, büyüttüğümüzü görecekken, nedendir bu anlaşmazlık, kin, nefret ve öfke? Bir elin beş parmağı bile birbirinden farklı iken, siyah kendini en güzel beyazda gösterirken, gökkuşağı cümbüşlük içinde doğarken, nedendir bu ötekileştirme?

Üzerimize yapıştırdığımız, başkalarına uygun gördüğümüz ya da onların bize uygun gördüğü etiketlerimiz ve sıfatlarımız… Bir türlü sökemediğimiz, kimi zaman onlarsız yaşayamayacağımızı düşündüğümüz bu yüzden de üzerlerimize yapışıp kalan etiketlerimiz ve sıfatlarımız… Bunlarla birbirimizi farkında olmadan kirletmeye, toz duman etmeye başlamadık mı? Ya da farkında olarak mı demeliydim? Sevgiyi bencillikle öldürmeye, dostlukları çıkar ilişkilerimizle kirletmeye, barışı hırslarla savaşa çevirmeye başlamadık mı sizce de? Dostoyevski de demişti: “Herkesi öldürüyoruz, sevgili dostum. Kimini kurşunlarla, kimini sözlerle, kimini yaptıklarımızla ve kimini de yapmadıklarımızla.” Peki ne olacak bu halimiz? Herkes birbirinden bir şeyler bekleyedursun fakat kimseler tek bir adım dahi atmasın. Adım atmak demişken, ah şu gurur yok mu insanı hem vezir hem de rezil eden! Zweig boşuna dememiş: “Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştirirsin.” diye. Hepimiz bir şeylerden muhakkak şikayetçiyiz fakat çoğu zaman hiçbirimiz aynayı eline alıp derinlik bir yana dursun, yüzeyinden bile o yansımaya bakamıyor hatta göz göze bile gelemiyor. Yanlışlarını itiraf edemiyor hatta çoğu zaman birilerini suçlayarak bir çıkış bulmaya çalışıyor. Gözlerimiz bağlı olduğu kadar kalplerimize de kilit vurulmuş, kulaklarımız kelimelere kapılarını kapatmış. İnsan anlaşılmak istiyor oysaki. Dinlenilmeyi, hissedilmeyi, görülmeyi, paylaşmayı… İnsan sevmeyi ve sevilmeyi istiyor! Haemin Sunim “Keşke gerçek doğamı görebilseydin.” diyor ve ekliyor “Vücudumun ve adlarımın ötesinde, bir şefkat ve savunmasızlık nehri var. Klişelerin ve etiketlerin ötesinde, bir kutsallık ve asillik ormanı var. Hafıza ve varsayımın ötesinde, bir açıklık ve merhamet okyanusu var.”


Elimizde acı bir gerçek var ki, daha doğmadan hepimiz birbirimize birer kaftan biçtik. Kimimiz maviydik kimimiz pembe. Peki ama diğer renklere ne oldu? Büyüdükçe hepimiz belli çemberlerin içerisinde hayatlarımıza devam ettik. Ateş çemberiydi ne de olsa, dışarı adım atan yanardı. Öyle diyorlardı. Kocaman dünya kimi zaman işte böyle fazla geldi kimi zaman da o kadar az geldi ki birbirimizden nefret ettik, öldürdük, yağmaladık, ateş çemberlerimiz ile koca dünyanın etrafını sararak yerle bir ettik. Sanki gidebileceğimiz başka bir yerimiz, dokunabileceğimiz başka bir kalp varmış gibi. Oysa ne güzel demişti Nazım Hikmet:

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine,

Bu hasret bizim…

Yazar: Ceren Bayram               

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir