(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir.)
O gün de belleğimin derinlerine doğru yolculuğa çıkarken uyandırmadı sahibini
hatıralar. Çantalarını aldılar, sahiplerinin onları sabitlediğini sandıkları yeri kestiler ve yavaşça
terk ettiler oldukları bölgeyi hafızanın ardına, belleğin derinliklerine ilerlerken. Ne hatırası
olduğundan emin değildi kimi. O kadar uzun süre orada durunca tekrar edilmekten veya
edilmemekten kendini unuturdu insan. Kendini keşfetmeye çıkardı tekrar kalktığı vakit ya da
tekrar otururdu olduğu yere, unutmak ve unutulmak üzere. Hatıraların denkliği de farklı
gelmiyordu bu denklemde. En çok ve en az tekrar edilen hatıralar, en erken terk edenlerdi
görünen belleği. Vakti gelince anlatılanlar en son terk ederler. Bazıları ise belleğin en ucuna
gider, dilin ucunda kalırlardı. Genelde en önemliler de bunlar olurlardı.
Görünen belleğin ardı ise daha bilinmez, daha tekinsizdi görünen bellekten. Sanıldığı
kadar sabit, düzenli bir yer değildi hiçbir zaman bellek; kırıkları, yarıkları, bataklıkları,
ardının neresi olduğu bilinmeyen kara delikleri vardı. Görünen bellekte yaşamaktan daha zoru
ise görünmeyen bellekte yapılan yolculuktu. Her adımda ya geçmişlerine basar ya da hiç var
olmamış bir anının içine düşerdi çünkü hatıralar. Sahiplerini de alırlardı bazen bu yolculukta
yanlarına; ellerini tutar, yolu gösterirlerdi. Bazı anılar yumuşaktı; dokunuşu nazik, sarmalayışı
yumuşacıktı. Bazıları ise tam tersiydi onların. Keskinlerdi, dokunduğu an can yakarlardı.
Bellek denen yer, sahibine her zaman ait olmayan bir yerdi aslında. Bazı kısımlar başkalarının
sözleriyle şekillenmiş, bazıları suskunluklarla genişletilmişti en nihayetinde. İnsan da içeriyi
keşfederken en çok nerede durduğunu değil, nerede düştüğünü fark ederdi bu yüzden. En
derin çukurları ise bir zamanlar onları en güzel sarmalayan hatıralardı genelde.
Belki de insanı asıl yaralayan da hatırladıkları değil, düşmemeyi öğrendiğini sandığı
çukurların hâlâ orada olmasıydı.
Pınar Yaman