(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakikadır.)
Kum saatindeki taneciklerin yönlerini şaştığı, hatırlayamadığı yıllar kadar uzun bir süredir güneş görmemiş bir adam insanlardan uzakta bir mağarada yaşıyordu. İkarus nasıl fütursuzca güneşe doğru uçmuş ve sonunu en büyük arzusu getirmişse bu adam da tam tersini yapmış; güneşten kaçarak uzaklaşmış, arzularını arkasına bırakmış ve bu yüzden yenilmişti. Saçlarında yılların ağırlığını taşıyan beyazlıklar varken elinde yine bir alkol şişesi mağarasındaki duvarlara bakıyordu. Tüm vaktini o duvarlara bakarak çocukluğundan beri hissettiği insanlığa ve güneşe olan tiksintisini düşünüyor, yalnız kalmaktan saçlarındaki beyazlıkların ağırlığını taşıyan 30 yaşı kadar keyif alıyordu.
Her şey o ilk bulantısında ortaya çıkmıştı ve sonra tüm dünyaya karşı bulanık gözlerle bakmaya başlamıştı. Çocukluğundan beri kendi yalnızlığıyla vakit geçirmeyi severken bu sefer dünyanın kalabalığına bulanmış, sonrasında kendi bulanıklığına esir olmuştu. Farklı insanlar, hisler, olaylar ve yerler denemişti ama bulantısına hiçbir çözüm bulamamış, her insanla kendi bedeninden kopuşu virüs gibi ruhunda ilerleyen bir hastalığa dönüşmüştü. Farklı bedenlerde bir çare aramış fakat aynı sona esir olmuştu. Ah şu bulantısı…
Başta nesnelerle kendini belli etmişti ruhunu ele geçiren bu virüs, sonrasında insanlara sıçramıştı ve onların kokularına bile tahammül edememiş en sevdiklerinden kaçar olmuştu. İnsanlar mıydı onu bu derece tiksindiren yoksa yozlaşmış topluma uyan kuklalar mıydı emin değildi. Sadece bir sabah yatağından kalkmış ve Sartre’ın yazdığı bir ana karaktere dönüşüvermişti. İçini kemiren bu bulantının en büyük darbesini güneş indirmişti, artık güneşe bakmak bile ona acı veriyordu ve o da güneşten kaçmıştı. İkarus güneşe uçarak yok olmuştu, o da güneşten kaçarak her geçen gün daha da mahvoluyordu. Tüm bunların içindeki bulantı ve gözlerindeki bulanıklığa çözüm bulacağını düşünmüştü ama kum saatinden dökülen her yılı bunun cevabını acımasız bir şekilde ona vermişti.
Elinde tuttuğu kitap olan Bulantı’dan bir alıntı, adeta onun zihniyle alay ediyordu: “Bulantı benim içimde değil: Onu orada, duvarda askıların üzerinde , dört bir yanda hissediyorum.” İnsanlardan kaçmıştı, ailesini ve nefret ettiği toplumu arkasında bırakmıştı, hissizleşmişti; çok sevdiği güneşe bile her sabah bakamıyordu artık, gözlerini açtığında her sabah yeni bir karanlığa uyanıyordu. Ama bulantıdan kaçamamıştı işte, içindeki hissizlik mağaradaki duvarlarına, alkol şişelerine, kıyafetlerine ve çok sevdiği kitaplarının arasına sinsice sızmıştı.
Etrafındaki bir sürü zihninin oyunu olan gölgeleri ve çatlaklarla yaşamaya alışmıştı fakat bu sefer hayal ürünü olmayacak kadar gerçek bir siluetin izi mağara duvarına vuruyordu. Bulantısının bu izle artmasını bekledi ama aksine değişen bir şey olmadı. O da izin peşine düştü, gölgeyi takip etti ta ki bir bedene dönüşene kadar. Genç bir kız mağaranın ilerisinde zihninin gölgelerinin arasından onu izliyordu. Kızın ellerinde lotus çiçekleri vardı, yüzü belli belirsiz görünüyor bir hayaleti andırıyordu. Bataklıkta yetişen lotus çiçekleri, arınmayı ve iyileşmeyi temsil ediyordu; kötü koşullara rağmen savaşarak en güzel halleriyle var olmuşlardı. Kız da sanki bunun bir yansıması gibiydi, üstü başı kirliydi ve beyaz elbisesi mahvolmuştu, ellerindeki lotus çiçekleri onun bataklığında açmış gibiydi.
Genç kız sonunda gülümseyerek baktı ve elindeki çiçeklerden birini ona uzattı. Bulantısının gelmesini bekledi, her zamanki gibi tiksinti duygusunu yaşayacağını sandı ama içi hiç olmadığı kadar huzurluydu. Yavaş adımlarla genç kızın bıraktığı duvardaki ize dokunarak ilerledi. Lotus çiçeğini aldığında bir kapı açıldı mağarasında. Kapının aralığından sızan güneş ışınlarına bakarken kalbi korkuyla dolmuştu. Kız elini uzattı, bu kapıdan çıkmak için bir davetti adeta. Adamın bulantısı güneşin huzmelerini görünce tekrar başlamış, bu kez yoğunluğuyla titriyordu. Bunca yıl güneşten kaçmıştı; ya kaçtığı, bulantısının nedeni olan güneş aslında en büyük kurtuluşuysa eğer, onun İkarus olacak cesareti var mıydı?
Genç kızın uzattığı eli tutarken vücudu korkuyla titriyordu. Birlikte kapıya doğru ilerlediler. Elindeki lotus çiçeği çamura bulanmıştı, güzelliği ona dokununca bozulmuştu; yine de kapıya doğru adım atmaktan vazgeçmedi. İçindeki karmaşıklığı bir canavar olup onu boğarken o yıllar sonra ilk kez güneşi gördü. İkarus gibi güneşe uçarak en büyük bulantısına meydan okudu, sonunu bilerek kahramanca kapıdan dışarı çıktı. Yeni bir alıntı düştü bu sefer zihnine Sarte’dan: “Başka bir mutluluk daha var: Dışarıda, şu çelik şerit, yani çağımızı yer yer kateden ve onu kupkuru, keskin uçlarıyla paralayan, yadsıyan müziğin kısıtlı süresi de var, başka bir zaman daha var.”
Güneşten yıllarca kaçan adam başka bir zamanda güneşin ilk ışıklarına elinde lotus çiçeğiyle meydan okudu. O İkarus gibi yok olmadı, belki de içindeki bulantıyı geride bırakarak ilk kez var oldu.
*Müzik Önerisi: Icarus – Tony Ann
Yazar: Ayşegül Çıkrıkcı
Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/611222980704694478/