Fark Etmeden

“Bu yazının okunması 2 dakika 10 saniye sürmektedir.”

Hissediyorum. Dibine kadar insanmışçasına, ilkel arzular ve mantıklı kararlar arasında ilmek  dokuyormuşçasına hissediyorum. Bazen düşüncelerin beynime ağır geldiğini bile düşünüyorum. Edindiğim tecrübeler, baş etmeye çalıştıklarım tarttığımda tüy kadar hafif olsa da; çeyrek asırdan daha az yaşadığım şu hayata fazla biliyorum. İşte tam da bu yüzden ben bile geri dönüp bakmaya korkuyorum çünkü dönüp baktığımda gördüklerim, ileride karşıma çıkacakların hiçbiriyle uyum sağlamayacak biliyorum.

     Değişiyorum. Baştan aşağı, tüm açıklığıyla hislerimi ortaya dökebilecek ama aynı zamanda zavallı bir korkak gibi kaçmayı huy edinebilecekmişçesine değişiyorum. Yardım isteyemiyorum, edemeyeceklerinden değil; sadece kabullenemiyorum çünkü eğer kabullenirsem yüzleşemediğim tüm doğruların yüzeye çıkacağını hissediyorum. Beni güçlendiren, rüzgara bile karşı koyamayacağını sandığım yapraklarımı bahara kavuşturan kişilere artık elimi uzatıp ulaşamıyorum. Galiba hem geçmişe geri dönemiyorum hem de ufka yelken açabilecek cesareti kendimde bulamıyorum. “Araf”ın kelime anlamını iliklerime dek biliyorum.

     Hata yapıyorum. Belki aklıma sığdıramadıklarımı üstü tozlu kutulara sakladığımdan, belki de iç sesimi dinlemeyi umarsızca reddettiğimden yanlışlara sığınıyorum. Öyle hatalar ki… Sanki bedenim ve zihnim bir müsvedde kağıdı; ben dövme gibi kazınmış izleri silmeye çalışıyorum. Hala inanmak istiyorum bazen, sadece gecemi aydınlatan düşlerde olabilecek kadar güzel ihtimallere ve artık mantığımı devre dışı bırakıp saf duygularla verdiğim tüm kararların uçuruma kadar yolu olduğunu biliyorum.

     Büyüyorum. Sonsuz aşkların sadece puslu film sahnelerinde yer alabileceğini, dünya üzerindeki bütün canlıların sağlığını koruyamayacağımı, sevdiklerimin canını yaksa bile gerçekleri söylemenin yalan söylemekten daha doğru olduğunu, güvendiğim sığınakta tüm tehlikelerden kaçmak için istediğim kadar kalamayacağımı, sırf canım istiyor diye başkalarının hayatına bir bilet alıp giremeyeceğimi anlıyorum yavaş yavaş. Büyüyorum, kuralları öğrendikçe eskisi kadar özgür kararlar alamayacağımı biliyorum.

     Eksiliyorum. Kaçınılmaz sona yaklaştıkça parçalarımın eksildiğini, rahatsız hissettirecek kadar soğuk bir huzura kavuştuğumu ve her ne kadar istemesem de hafiflediğimi hissediyorum. Yükümlülüklerimi yerine getirdikçe zihnimdeki tabloya artılar yerleştiriyorum da bu evrende bir iz bırakmak için yapmayı istediğim her şeyi eksi’liyorum. Korkuyorum, “Ya bir gün var sayılmak için gereken her şeyi kaybedersem ?” diye çok endişeleniyorum. Fotoğraf karelerinde saklı anılar dışında soyut kabul edilme ihtimalini düşündükçe çıldıracakmış gibi oluyorum. Gerçekten tamamlanmış hissetmek için kirlenmiş yanlarıma bile sımsıkı tutunmam gerektiğini biliyorum.

    Tüm bunların yanı sıra fark edemiyorum. Mesela yaz bitmeden sıcaklığın değerini, elimde sadece anılar kalana dek sevdiklerimin yanımda olmasının kıymetini, sadece bir kez başıma gelebileceğini anlayana dek gerçek sevginin yarattığı hissi fark edemiyorum ben. Bu yüzden hayata hep geç kalıyorum, hem çoğu alışkanlığımdan vazgeçemiyorum hem de zaman-mekan olgularını bir türlü tutturamamaktan ve geç kaldıkça üç yanlış bir doğruyu götürüyor biliyorum.

    Ama her kaidenin istisnası olduğu gibi, ben de kısa sayılabilecek hayatımda tek bir şeyi fark ettim: “Ne bilmek ne anlamak ne de hissetmek; hiçbir zaman farkına varmak kadar gerçekleri yansıtmıyor.” Çünkü bu hikayede hissetmek birkaç saniyemi, bilmek birkaç saatimi ve anlamak birkaç günümü aldı ancak her şey için çok geç kaldığımda fark ettim. Aslında bütün işaretler gizlenmeye gerek bile duymadan beni bekliyordu, sadece bakmak ve görmek aynı şey değildi biliyordum.

Yazar: Simay Çomak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.