Elim Sende

Kurmaca metnin kanatlarının altında:  duyduklarım, gördüklerim, hayal ettiklerim…

                                                        Ankara’ya ithafen, hayatını kaybedenlerin anısına…

 

 

Yalnız değildim artık. Oldukça istekli ama biraz da çekinerek tek başıma bindiğim otobüsten, pek çok arkadaşla indim. Hem de tek seferlik arkadaşlık değildi bu, biliyordum. Anneannelerimiz derler ya “ahretliğim”; işte öylelerdi, hissediyordum. Nasıl olur demeyin. Uzun bir otobüs yolculuğunda şarkılar türküler söyleyerek eğlenen insanlara kayıtsız kalamazsınız, samimiyetleri içlerine çeker sizi. Ellerinizden tutup kaldırırlar; sarsıla sarsıla toprak yolda giderken otobüs, ayakta durmaya çalışırsınız sıkıca sizi tutan güçlü ellere güvenerek. Uykuya dalarken yanınızda başınızı yaslayabileceğiniz bir çift omuz vardır, başta size çok yabancı gelen bu omuzlar nasıl da tanıdık olmuştur birkaç saatin sonunda, nasıl da sıcak… Sizi uyandıran ve mahmurluğunuzun geçmesini beklemeden “Hadi geldik!” diyerek çekiştire çekiştire otobüsten indiren birkaç çift heyecanlı el, nasıl da içten…

Adımınızı attığınızda sabah ayazıyla ve esen soğuk rüzgârla, gözlerinizi ovuştururken etrafa bakıp tanımaya çalışırsınız bu bomboş alanı. Çünkü çok vakit almaz, yakında dolacaktır burası, dolup taşacaktır hevesli ve umutlu insanlarla; iğne atsan yere düşmez olacaktır, adım atacak yer olmayacaktır ve tüm tatlı klişeler… İyice bakıp tanımak lazım alanı: kim nerede yerini alacak, merkez neresi olsun, pankartları nereye asalım, nerede ne yapalım, türküler söyleyip nerede halay çekelim…

Önce çalışmak lazım, eğlenmeden önce çalışmak…  “Çalışmadan önce kahvaltı edelim arkadaşlar.”, aklımı okumuşçasına biri. Heyecanlı biri, koşturuyor ortalıkta; sırayla tek tek herkesi dolaşıyor, “Almayan kaldı mı?”. Küçük sandviçler dağıtıldı; nereden geldiğini anlamasam da ev yapımı olduğu belli, anne eli değmiş gibi. Sonra da çaylar dağıtıldı, olmazsa olmaz tabi. Çimlere oturduk hemen, hızlıca karnımızı doyurduk. Sandviçler küçüktü ama muhabbet tatlıydı, o bile yeterdi doymak için.

Herkes birbirini uzun zamandır tanıyor sanmıştım önce. Derin derin konuşuyorlar, kendilerinden ve hayatlarından bahsediyorlar, düşüncelerinden bahsediyorlar, planlarından bahsediyorlar, sansürsüzce her şeylerini anlatıyorlar. “Ne dostluk!” dedim kendi kendime, “Nasıl tanışmışlar acaba?”.  Ama sonra öğreniyorum ki üç-beş kişi dışında diğer herkes yeni bu grupta, aynı benim gibi. Ancak daha deneyimliler, ilk gelişleri değil bir mitinge, benim gibi çekingen değiller. Farklı gruplarla çokça yere gidip, pek çok arkadaş biriktirmişler; onun rahatlığı, samimiyeti bu.  Konuşuyorlar, fikirlerinden bahsediyorlar, ideallerinden bahsediyorlar. Nasıl da ortak istekleri var, sanırım bu onları yakınlaştıran. “Tıpta Uzmanlık Sınavına hazırlanıyorum.” diyor, ücra köylerden birine yerleşecekmiş, “Sağlık hizmetleri her yere ulaşmıyor, çok kötü durumda insanlar.” Hukuk bölümüne yeni başlamış bir çocuk var, bölüme yeni başlamış ama hukukla çoktan içli dışlı olmuş: “Köylüler, çiftçiler, toprak sahipleri hep mağdur. Devlet bırak onların haklarını korumayı, topraklarına incir ağacı dikiyor desem yeridir. İhtiyaçları olan devlet desteğini de alamıyorlar.”  Sonra hayatlarını anlatıyorlar, nasıl da farklı oysa. Birlikte oturduğum grubun arkasında konuşan insanlara bakıyorum, ayağa kalkmaya hazırlanırlarken içlerinden -ailesinden uzakta, hem çalışıp hem üniversite okuyan- bir kızın konuşmasına kulak kabartıyorum; “Tavan akıyor.” diyor, kirasını da ödeyememiş, “Babam para yollayamadı bu ay.”. Biri telefonla konuşuyor, “Geldik babacığım, iyiyim. Arkadaşlarla oturuyoruz, şimdilik bir sorun yok.”. Ayağa kalkmış üstünü silkelerken bir diğeri “Annemlere söylemedim evden çıkarken buraya geldiğimi.” diyor. Hepsi kalkıyor ayağa, çantalarını sırtlarına takıp yürümeye başlıyorlar. Kendileriyle birlikte sesleri de yavaş yavaş uzaklaşıyor. “Annem yaşasaydı…” diyor bir başkası dalga dalga yitip giden sesiyle.

Onların konuşmalarına öyle odaklanmışım ki, bana doğru uzanmış eli çok sonra fark ettim.  Birlikte oturduğum grup ayaklanmıştı bile. Hemen silkindim; el tuttu beni kuvvetlice, ayağa kaldırdı. Herkes bir yana dağılmıştı. Ellerinde pankartlar, bez afişler ve iplerle koşturuyorlardı heyecanla.  Kendileri hazırlamış o afişleri. Otobüste arka koltuğumda oturan çocuklardan dinlemiştim yapım aşamasını, uykuya dalmak üzereyken. Ninni gibi konuşmaları kulağımı okşarken, etkilenmiş olmalıyım ki, rüyamda afişe yazı yazdığımı görmüştüm, “Ya hep beraber ya hiç birimiz…”.

Herkes harıl harıl çalışırken, çekine çekine kenarda durmama izin vermediler; beni de kattılar aralarına. Bir baktım bir ağaca yükselmişim birinin omuzlarında, afişleri bağlıyorum dala, bir baktım yerdeki çöpleri topluyorum; bir baktım gökteyim, bir baktım yerde. Sonra baktım ki her yer rengârenk olmuş ve de kalabalıklaşmışız. Yeni otobüsler geliyor sırayla ve içlerinden bir sürü yeni dost iniyor. Hemen dağılıyorlar meydana, hiç yabancılık çekmeden.

Tüm hazırlıklar bittiğinde ve meydan “iğne atsan yere düşmez” olduğunda, şarkılar başladı çalmaya hafif hafif.  Yürüyüşten önce eğlenecektik biraz da, değil mi? Gülümseyen yüzler geliyor meydana akın akın; annelerinin ellerinden tutmuş çocuklar geliyor, dedeleriyle torunları geliyor, genç sevgililer geliyor el ele, üniversite öğrencileri de geliyor, memur amcalar da geliyor; kediler, köpekler, kuşlar geliyor; yaşamayı seven herkes ve her şey barış için geliyor. Gülerek geliyor herkes nedense. Bakıyorum; komik bir şey mi var etrafta, ters asılmış yazılar mı var,  tuhaf şeyler yapan insanlar mı var? Koşturan birkaç çocuk görüyorum, birbirlerini kucaklayan amcalar teyzeler görüyorum, yavru köpeği kovalayan kediler görüyorum. 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu geliyor koşa koşa,”Elim sende!” diye ebeleyip kaçıyor beni. Biraz uzaklaştıktan sonra dönüp arkasına bakıyor, geliyor muyum diye. Ben şaşkınlıkla bakarken tekrar geliyor yanıma, ayaklarımın dibine eğilip kalkıyor,”Bebeğimi düşürmüşüm.”. Nasıl simsiyah gözleri var, kocamanlar. “Kızım, rahatsız etmesene ablayı.” diyor sonradan dayısı olduğunu öğrendiğim adam. Birkaç cümle daha ediyor hatırlayamadığım ve kafasıyla selam verip uzaklaşıyor yeğeninin elinden tutarak. “Ama ben onunla oynamak istiyorum.” diyor küçük kız da bir yandan bana el sallayarak, “Geleceğim ben sonra, oynamaya devam ederiz, elim sende kaldı çünkü.”.

Kameralar var, ellerinde mikrofonlarla bir o yana bir bu yana koşturan muhabirler var meydanda; herkese bir şeyler sormaya çalışıyorlar. Oturduğum duvarın üstünden kulak misafiri oluyorum: “Neden buradasınız?”, “Bu mitinge gelme amacınız nedir?”, “Mitingin bir şeyleri değiştireceğini düşünüyor musunuz?”, “Beklentileriniz neler?” ve sürüsü. Cevaplar ise ortak: “Barış için geldik.”, “Özgürlüğümüz için ve insan hakları için geldik.”,  “Cumhuriyet ve demokrasi için”, “Çocuklarımızın geleceği için”,  “Sesimizi duyurmak için” , “Artık yeter demek için geldik.”, “İnsanlık için, tüm insanların kardeşliği için”… Otobüsteki yoldaşlarıma da mikrofon uzatıyorlar: “Gelecek için geldik. Sadece kendimiz için değil, bizden sonrakilerinde geleceğini aydınlatabilmek için geldik. Türkiye’nin geleceği için geldik. ”

Birden yanaklarımın gerildiğini ve ağrıdığını fark ediyorum, gülümsediğimi fark ediyorum; meydandaki insanlara bakarken dişlerimi gösterecek kadar açık bir ağızla gülümsüyorum. Tam kendimi toparlayacakken göremediğim bir yerden gelen birisi elimi kapıp götürüyor, bende gidiyorum elimle birlikte; kalabalığın içinde buluyorum kendimi.  Kalabalığın elleri aralanıyor, oluşan boşluğu ellerim ve ellerimi kapan eller dolduruyor. Dönmeye başlıyoruz hoplaya zıplaya, halay mı bu emin olamıyorum, bizim düğünlerde gördüğüm halaya benzemiyor ama eğlenceli; zor da olsa uyum sağlıyorum.

Sonra çalan şarkı değişiyor. Yürüyüş saati yaklaştığı için biraz daha günün anlamına uygun türküler çalmaya başlıyor. Ama halay aynı halay, dönüyor herkes. Karşımdaki insanlara bakıyorum, gözleri gülüyor hala, ama yüzleri biraz daha ciddi. Belki anılarını hatırlıyorlar, sevdiklerini, kaybettiklerini… Belki geçmiş olaylar geliyor hatırlarına;  şimdi neden burada olduklarını, ne yapmak istediklerini düşünüyorlar, geleceklerini düşünüyorlar. Onları nasıl bir hayat beklediğini düşünüyorlar, neleri değiştirebileceklerini düşünüyorlar. Sıkıca kenetlenmiş bu eller hem güç veriyor birbirlerine hem kederlerini taşıyor; avuçlarının birbirine değdiği yerde top gibi dertler birleşiyor. Sanki o kenetlenmiş eller açıldığında, arada biriken dertler yere düşüp yuvarlanıp kaybolacakmış gibi… Hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyorlar, bu sefer radyo yok: “Bu meydan kanlı meydan, bu meydan kanlı meydan…”  Bende eşlik ediyorum onlara, artık hoplayıp zıplamak yok; biraz daha yavaş halay çekiliyor ama kollar daha kuvvetle hareket ediyor, daha sert ileri geri hareket ettiriliyor. Dönüyoruz, dönüyoruz, dönüyoruz…

Birden türkü söyleyen sesler sustu, yer sarsıldı sanki. Kulağımın taa içi, en dibine kadar titredi. Sanki kulak zarıma bir şey çarpıp geri döndü; boş bir spor salonunda defalarca sektirilen, potanın levhasına çarpıp çarpıp düşen basketbol topunun çıkardığı ses, o yankı, sanki kulaklarımın içindeydi. Az önceki soğuk rüzgâr durdu, bir sıcaklık var havada. İnsan sesleri duyuyorum ama çok derinden geliyor. Sanki yeraltındaki bir mağaradayım; nemli, bunaltıcı havası boğuyor beni. Arkadaşlarım sesleniyor bana ama ne dediklerini anlayamıyorum, mağarada katman katman yankılanıyor sesler. Bir de karanlık. Mağaradaki tüm lambalar sönmüş mü? Öksürük tuttu çok fena, nemden mi acaba? Köh köh öksürmek denir ya aynı öyleyim, ciğerlerim acıyor. Öyle öksürüyorum ki, gırtlağımla değil sadece, bütün vücudumla öksürüyorum, her parçamla. Bacaklarımı karnıma çektim, kıvrıldım iyice, cenin pozisyonu aldım; belki öksürünce karnım çok acımaz böyle. Sert bir yerde yattığımı fark ettim.  Görmek için zorladım kendimi, göz kapaklarımı araladım ama toz toprak ne varsa gözlerimin içine dolmuş sanki. Neyse ki öksürük öksüre yaşlarla dolan gözlerimi, gözyaşlarım temizledi biraz. Asfaltta yatıyordum, un ufak asfalt parçaları üzerimdeydi, yüzüme gözüme her yerime yapışmış. Zar zor açtığım gözlerimle etrafı anlamlandırmaya çalıştım, hala sesleri tam duyamıyordum. Bulanık görüntü yavaş yavaş netleşmeye başladı, ama ben yinede anlamıyordum. Yerler çöplerle mi dolmuş? Afişlerin, bayrakların hepsi yere serilmiş. Oysa ne emekle asmıştık onları. Biri geldi yanıma, eğildi, omzuma koydu elini, yüzüme baktı, bir şeyler söyledi, anlamadım. Arkasına döndü, ellerini kaldırdı; sonra bana döndü, ağzını oynattı yine anlamsızca, omzuma vurdu bir iki kere. Ayağa kalktı, gitti. Yürürken yine havada ellerini sallıyordu. Etrafta koşuşan insanlar vardı; biri bana çarptı, sendeledi, koluma bastı, neredeyse üstüme düşüyordu. Ama hiç arkasına dönüp bakmadı, özür dilemedi. Gözlerimdeki buğu çözülüyordu. Uzakta bir kız gördüm, uzun saçlarını savura savura koşuyordu; başımı yasladığım omuzun sahibine ne çok benziyordu ama tam da göremiyordum. Kafamı sola çevirdiğimde, biraz uzakta üstü afişlerle örtülü küçük bir yükselti vardı. Onunla benim aramda ama bana daha yakın duran bir bez bebek gördüm. Dayısıyla gelen küçük kızın oyuncak bebeği değil mi o? Uzanıp almak istedim, ama mesafe çoktu, yetişemezdim. Hala neden yatıyorum, dedim kendi kendime; ayağa kalkayım. Bir an kalakaldım, nasıl ayağa kalkacağımı bilemedim, gücüm yoktu belki de ondan. Sonra elimden destek alayım dedim. Bacaklarımı kuvvetsiz hissediyordum ama ellerimle yerden güç alarak kendimi doğrultursam kalkabilirim sandım. Sonra tuhaf bir şey oldu. Ellerimi bir türlü yere koyamadım. Başım dönüyor, ondan mı acaba, diye düşündüm. Yok, olmuyordu, asfaltta yatıyordum boylu boyunca. Biri gelse, ellerimden çekiştirse keşke yine beni… Sonra birden yukardan bir şeyin kafama doğru geldiğini gördüm, kendimi korumak için kollarımla yüzümü kapatacaktım ki donakaldım. Kollarımın ucunda, bileklerimden sonra olması gereken şeyler, ellerim, yoktu. Gözlerimi kırpıştırdım, açtım kapadım, hala yoklardı. Sol tarafımdaki üstü örtülü yükseltiye baktım, onun başında eğilmiş duran adama seslenmek istedim. Küçük kızın dayısına benziyordu adam. Konuşmaya çalıştım, sesim çıkmadı. Yanıma birileri geldi, ama sanki beni görmüyorlardı; “Ellerim yok!” demeye çalıştım ama duymuyorlardı. Sonra yukarı baktım, kafama bir şey düşmesi gerekiyordu ama düşmedi. Bir şey gördüm, bir toz bulutu gibi bana doğru gelen. Ama toz bulutu değildi, gaz bulutuydu. Yeterince acımıyormuş gibi ciğerlerim, bir de gazla doldu içim, öksürdüm. Gözlerim yanmaya başladı yine ve boğazım, gırtlağım, burnum, tenim, etim… Gaz bulutunun içinde bir şey vardı ya da biri mi? Bana benziyordu, beni çağırıyordu. Elleri vardı, el sallıyordu bana. Küçük kız mıydı? Keşke elim sende oynasaydım küçük kızla, hala ellerim varken. “Elin bende kalmıştı, almaya mı geldin?” Geldi, sanki olmayan ellerimden tuttu çekti beni, hissettim. Asfalt kaydı gitti altımdan. Gece uyku arasında olur ya bazen, uçurumdan düşme hissi, işte ona benzer bir şeydi hissettiğim. Bir baktım yerdeydim, ama şimdi gökteyim…

YAZAR: Yağmur Telefoncu

Yağmur Telefoncu

TPÖÇG Blog Yazarı | İstanbul Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Elim Sende” için 2 yorum

  • 15 Kasım 2015 tarihinde, saat 21:43
    Permalink

    Yağmur duygularını çok güzel ifade etmissin. Sanki beni oraya goturdun. Benzetmelerin güzel. İmgelerin hoş bence devam …Etkileyici ve sürükleyici..
    Hep sevmisimdir duygularını ifade edişini.. Yolun açık olsun kızım

    Yanıtla
    • 18 Kasım 2015 tarihinde, saat 00:32
      Permalink

      Güzel yorumlarınız için çook teşekkür ederim hocam 🙂 Saygılarımla…

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.