(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dk sürmektedir.)
(Bu yazı Kasım ayında yayınlanan “Ayrılık” adlı yazımın 2. bölümüdür.)
“Çünkü aşkla dirilip ayrılıkla ölmeyen kalp, ayrılıkla dirilir; aşkta kaldıkça, her gün yeniden ölür”, demiştim “Ayrılık” yazımda.
Dünyanın insanlara istediği şarkıları dinlettiği bu dönemde, kendi şarkılarını yaşamanın zamanı. Herkesin ayrılık sonrası şarkılarda onu aradığı bu dönemde, şarkılarda kendini aramanın zamanı.
Kendini bulmak için dinle şarkıları, o duyguları yaşatan kişileri bulmak için dinleme. Hangi duyguları yaşadığın, kimlerin yaşattığından daha önemli. O kişinin şu an ne yaptığı ile değil şu an kendi ne yapmak istediğinle ilgilen. Gitmiş bir insanın ardından, yaşanılanlara takılmak neden?
Neden dinlediği şarkılarda başkasını konuşturur insan?
Oysa gitti diye sinirlenmek, süreci uzatır. Bitti diye ağlamak, sadece seni yıpratır. “Herkes böyle.” gibi genellemeler geleceğinin umutlarını soldurur. Ve böyle gidersen, çıktığın yokuşta kendi patlattığın lastiklerin çok olur.
Kendini bilmeyen, karşısındakini de bilemez ki! Kendi zaaflarını, kendi boşluklarını tanımayan, olayları nasıl doğru yorumlar ki! Peki kendi duygularımızı nasıl buluruz, böylesine acılarını bastırmaya eğilimli zihinlerimizle? Biz insanlar karşı tarafın hatalarını ya da özelliklerini çok rahat görebilirken kendi eksikliklerimizi, tepkilerimizi en önemlisi gerçek duygularımızı kaçırmaya yatkınız. Analiz edemediğimiz, hissedemediğimiz veya hissetmekten kaçtığımız her duygu yerini bir sahte duyguya devretmekte. Ve sahte duygular yaşadıkça sahte tepkiler vermekteyiz. Sahte duygulardan doğan sahte tepkiler, sahte ilişkiler, sahte insanlar, sahte teknolojiler ve sahte dünyalar yaratmakta. Ve maalesef sahteden gerçek çıkmamakta. Gerçeklerin olduğu bu dünyadaki sahteliklerse biz insanları sadece güçsüz bırakmakta. Ve güçsüz insanlar, savunmasızlıklarını sahteliklere taparak güçlendirmeye devam etmekte. Ve güçsüz insanlar isteklerinde dahi yanılmakta. İstediğini sandığını elde ettiğinde “Peki ya şimdi neden mutlu olmadım?” demekte. Elbette ki hepimizin güçsüz davranışları, eksik olduğu konuları var. Ve bunlar bulmak ve iyileştirmek bizim elimizde.
Her tür ilişkide, arkadaşlık, kardeşlik, sevgililikte ve her türlü rolde, anne, çocuk, arkadaşta… Bir birey olarak kendini fark etmektir asli olan.
Olayları görünür hale getirerek, kendi duygularımızın arayışına çıkma zamanı. Duygularını arayan insan, cesaretini, karşılaşacağı yeni kendinde görecektir. Olayları görünür hale getirmek için küçük örnek soru kalıpları bırakmak istiyorum yazıma. Alsanız da, burada bıraksanız da sizlere kendi duygularınızı sorgulatmak isterim.
“Neden gitti? Beni nasıl bırakır?” gibi cevabını bulması zor ve bilinmeze sürükleyen sorularımız vardır bazen. Üstelik bu tehlikeli sorularla bazen kendimizden şaşarız. Olduğumuz kişiden farklı tepkiler verir, tekrar elde etmeye çalışırız. Ya da başka ilişkilerimizde bu kaygıyı yaşarız. Hadi bu soruları dönüştürelim, “Gittiğinde ne hissettim? Neden gitsin istemedim? Neden üzülüyorum? Hissettiğim duyguları nasıl tanımlarım? Hissettiğim boşluk neden? Hangi ihtiyaçlarımı karşılıyordu ve şimdi bu karşılanmayan ihtiyaçlarım için ne yapabilirim?” gibi basit sorular bize kendimizi bulduracaktır. Sordukça kaygılarımızı tanımayı, ihtiyaçlarımızı fark etmeyi, kendimizi sevmeyi, sevdikçe dünyayı, insanları sevmeyi başaracağız. Başardıkça sağlıklı insanlar olacak, bize iyi gelenlerle ilişki kuracağız, sağlıklı teknolojiler, bilinçli toplumlar olacağız. Sevmekte, mutlu olmakta kendini bulmakta. Kendini bulmak olduğun gibi davranmakta. Kendini sevmek, hayatı seven şiirler gibi yaşatmakta. Gelin bir şiir kitabında kendini bulmuş insanlar olalım.
Mevlananın değerli kalemi ile bitirmiş bulunuyorum yazımı;
“Güneş gibi ol şefkatte, merhamette.
Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte.
Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.
Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” (Mevlana)
Yazar: Berceste Özdemir