“BEN KENDİME YETERİM!!” mi Acaba?

Çoğumuz büyük şehirlerde yaşıyoruz. Metrekareye düşen insan sayısı fazla, ihtiyaçlarımızı karşılamak için uzun kuyruklar beklememiz gerekiyor, yolculuk yapmak için bile kapasitesinin üç katı insan taşıyan araçlar kullanmamız çoğu zaman şart. Bazen bu koşullardan o kadar bunalıyoruz ki “Keşke şimdi hiç kimsenin olmadığı bir adada tek başıma, bu zorlukları çekmeden istediğim gibi yaşayabilsem!” gibi düşünceler az çok hepimizi yokluyor. İstediğine kolayca ulaşabildiğin, kimseyle yarışmak zorunda kalmadığın, herhangi birinin eleştirisini veya kötü sözlerini duymadığın, kavgadan hırgürden uzak bir yaşam alanı… Nasıl da cazip geldi bir anda. Fakat mümkün mü bu? Yani tek başına, kimse olmadan, herhangi biriyle etkileşime girmeden bir hayat sürmek? Aslında mümkün değil maalesef. Yaşama devam etmek için diğer insanlara ihtiyaç duyduğumuzun pek çok kanıtı var. Mesela ki:

Öncelikle insanlar hayatta kalmak için başkalarıyla beraber olmalıdır. Çünkü beraber olduğunda bazı şeylerle mücadele etmek ve üstesinden gelmek mümkün olacaktır. Çok eskilere gidecek olursak örneğin avlanan bir insan düşünelim. Karşısında kendisinden kat be kat büyüklükte ve güçte olan bir hayvanla tek başına mücadele etmesi çok zordur. Mücadele için diğer insanların desteğine ihtiyacı vardır. Yani onlarla beraber hareket etmesi gerekir. Böylece hayatta kalma şansı artacaktır ve var olmaya devam edecektir. Günümüze bakarsak bir insanın tek başına hayatın her alanında söz sahibi olması yine mümkün olmuyor. Birinin herkes için ekmek pişirirken diğerinin de o ekmeği koyacak dolabı yapması gerekir. Bir diğerinin ekmeği ulaştıracak aracı üretmesi, bunun içinde bilgi edinecek kişileri bulması gerekir. Böylece sürekli bir etkileşim içinde birbirimizin ihtiyaçlarını karşılayarak hayatımızı idame ettiririz. En başta bunun için başkasına ihtiyaç duyarız.

Yine sağ kalmak için başkalarının niyetlerini anlamak gerekir. ‘Dost mu düşman mı, bana zarar verir mi, güvenilir bir insan mı?’  gibi soruların cevabını bilmeliyiz ki o insana yaklaşıp yaklaşmayacağımızı bilelim. Bu soruların cevabını almak için de insanların niyetlerini anlamak, niyetlerini de anlamak için insanların yüz ifadelerini okumak gerekir. Bir insanın beyni diğer insanlarla iletişim kurmak ve kurulan iletişimi devam ettirmek ve insanları anlamak üzerine pek çok bölüme ve sisteme sahiptir. Başkalarına olan ihtiyacımız en başta beyinde başlar.

İnsanların yüz ifadelerini okumak onları anlamak anlamına da gelir ve çok şükür ki bunu hiç çaba sarf etmeden hatta farkında bile olmadan yapıyoruz zaten. Bir insanla konuşurken o gülümsediğinde, üzüldüğünde veya sinirlendiğinde aslında bizim de aynı kaslarımız çalışıyor. Yani karşımızdaki çok ince ve otomatik gelişen yüz kaslarıyla taklit ediyoruz. Böylece onun duygu durumunu anlamış oluyoruz. Bu insan etkileşimindeki en önemli etkendir. Yokluğunda büyük bir problemdir ki otizm spektrum bozukluğunu beraberinde getirir. Otizm bozukluğuna sahip kişiler diğer insanların yüz ifadelerini okuyamaz. Aynı zamanda işitsel, duyusal verileri de anlayamaz. Böyle olunca toplumla etkileşime geçemez. Bunun yanında botox yaptıran insanlarda diğerlerinin duygularını anlamada güçlük yaşarlar. Çünkü botox adı verilen toksin yüz kaslarının felç olmasını ve kırışıklık oluşmamasını sağlar fakat aynı zamanda felç olan yüz kasları diğerini taklit edemeyeceği için ifadeleri çözümleyemez. İnsan iletişiminin temellerinden birini gerçekleştiremez.

Diğer insanların hayatımızda olmasına ne kadar da ihtiyacımız olduğu bu şekilde anlamış olduk. Adalet sistemine ve insanlara verilen cezalara baktığımız zaman da etkileşimin önemini anlıyoruz. Verilen cezalardan biri de tecrittir. Yani diğer insanlarla iletişim yasağı. Bu cezayı almış kişiler en büyük psikolojik işkenceye maruz kalan kişilerdir. Diğer insanlarla konuşmamak, beş duyu organından herhangi biriyle uyarıcı alamamak insandan çok şeyi alıp götürüyor. Mesela konuşma yetisini, hafızasını; mesela bilincini ve gerçeklik olgusunu. Kişi zaman algısını da kaybediyor ve gerçekle hayal olan arasındaki sınırı fark edemez hale geliyor ve yavaş yavaş sanrılar oluşmaya başlıyor. Geride hiçbir iz ve yara bırakmayan ve aslında çoğu ülkede yasak olan bir işkence yöntemi. Bize de diğer insanlara ne kadar da ihtiyacımız olduğunu ve var olmak için, var olduğumuzu anlamak için çevremize ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlatıyor. Konuyla alakalı pek çok film var fakat benim en çok beğendiğim Cast Away. Issız adada tek başına kalan Chuck Noland’ın o anda kimseyle iletişim kurma ihtimali yok ve o da kendine adada bulduğu topu arkadaş ediniyor. Onunla beraber tüm gününü geçiriyor, işlerini yapıyor. Yani bir şekilde kendine bir iletişim nesnesi buluyor ve bağ kuruyor. Tek başına kalıp çıldırmak yerine bir topa razı geliyor.

Birçok şeyden bahsettik fakat en başa dönecek olursak aslında doğumumuzdan itibaren bir anneye ihtiyacımız var. Bize bakım verecek, belli bir yaşa getirecek bir anne. Ve sevilmeye ihtiyacımız var. Beslenme, barınma, güvenlik gibi ihtiyaçları karşıladıktan sonra birde sevilmeliyiz ki hayatımıza devam edebilelim. Bunun için de bir diğeri olmalı yanımızda.

Sonuç olarak sandığımız gibi derimizin sınırları içinde var olan canlılar değiliz sadece. Diğerlerinin varlığını da bilmek, etkileşim içinde olmak gerekir. Birbirimizle varız ancak. Bu yüzden amacımız birbirimizi yaşatmak olmalı. Yok etmek değil. Yaşamı sürdürmek için bir şeyler yapmalıyız. Hiç kimseyi önemsemeyen bir insan bile en başta kendi varlığı için bunu yapmalı. Belki böyle söylersek köstek olmak yerine destek olmak daha kolay olur.

YAZAR: Ayşe ŞAMLIOĞLU

Ayşe Şamlıoğlu

TPÖÇG Blog Yazarı | Arel Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.