Balıklar, Rüyalar ve Antalya

"Çocukluğumda, rüyalarımda ve hayatımın geriye kalan zamanlarında, olan biteni kenardan izlemekten hiç kurtulamadım. Başkalarının oyununa dâhil olamadığım gibi kendi oyunumu kurma cesaretini de gösteremedim."

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 7 dakikadır.)

 “İmkânın varsa tatile çık. Bir süre uzaklaş evden.” demişti Doktor Suat Sıhhatverir. Altı aydır, her çarşamba saat dörtte görüşüyoruz. İyi gelip gelmediğini bilmiyorum. Sorgulamıyorum da. Verdiği ilaçlar, bazı geceler rüya görmeden uyumamı sağlıyor. Açıkçası ilaçların ne kadar etkili olduğunu da bilmiyorum. Reçetemin tanı bölümünde “Majör Depresyon” yazıyor. Majör… Hastalığım hakkında pek bilgi sahibi sayılmam. Bir ara doktor anlatmıştı, sanırım. Aslında birkaç kez internetten araştırmayı düşündüm. Ama yapmadım. Neden peki? Muhtemelen zamanım olmamıştır. Külliyen yalan, fazlasıyla boş zamanım var. Zamanımın tamamını boş olarak nitelendirebilirim. Hayır, tamamı değil. Gecenin bir yarısı yataktan kalktığımda kendime kahve yapıyorum mesela. Hava aydınlanırken evden çıkıp üst caddeye geçiyor, bankaların önündeki fıskiyeli havuzun etrafından dolaşıp en son süpermarketten günlük gazetemi alarak eve dönüyorum. Aldığım gazeteyi okuyorum. Hem benim bir mesleğim de var. Ara sıra çeviri işi alıyorum. Para kazandığım zamanlar, babamdan harçlık almıyorum. İki günde bir, salonda, ahşap komodinin üzerinde duran akvaryumu izliyorum. İçindeki balıkları daha doğrusu. Üç taneler. İkisi turuncu, üzerinde beyaz çizgiler var. Çok hareketliler. Gün boyu, birbirlerinin etrafında zikzaklar çizerek yüzüyorlar. Neşeli ve hırslılar. Yem attığımızda, hızla akvaryumun üst taraflarına yüzüp nasiplerini topluyorlar.

Üçüncü balık onlara benzemiyor. Siyah, görece çirkin bir suratı var. Turuncu balıklara pek yanaşmıyor. Atılan yemlerden kalan olursa isteksizce yiyip suyun dibine geri dönüyor. Vakur bir duruşu var ya da ezik. Günümüzde ikisi de aynı anlamı karşılıyor.

Siyah balık, diğerlerinden daha çirkin ve farklı olmanın bedelini ödüyor. İsmi…

Balıkların isimleri var mı bilmiyorum. Babama sormalıyım, eminim ki onların ismini de kendisi koymuştur. Ablamın ve benim isimlerimize, anneme hiç sormadan karar vermiş. Ali ve Ayşe… Sanırım üzerine pek düşünmemiş de. Belki de böylesi daha iyi oldu, çünkü oldukça zevksiz bir adamdır babam. Salondaki iğrenç koltuk takımını, duvarların göz kanatan rengini ve kardeşinin evleneceği kadını o seçti. Şimdi ise hiçbirinden memnun değil. Bizden de öyle. Ablamın hayırsız evlat, benim de asalak olduğumu düşünüyor.

Annemin zevki nasıldır bilmiyorum. Göstermek için hiç fırsatı olmadı. Babamla evlendiğine göre çok da iyi olmasa gerek. Başka çaresi var mıydı, onu da bilmiyorum. Her zaman başka bir yol yok mudur? Eğer babamı istemiyorsa bavulunu toplayıp kaçamaz mıydı başka bir şehre? Bir restoranda işe girip, küçük bir daire tutup, birkaç yıl sonra da âşık olduğu adamla evlenemez miydi? Peki, ben neden yapamıyorum bunu? Gitmem lazım. En azından bir haftalığına şehir dışına çıkmalıyım. Doktorun tavsiye ettiğini söylersem babamı da ikna ederim. Nereye gideceğim? İnsanlar tatile nereye gider? Samsun… Hayır, milli mücadeleyi başlatmaya gitmiyorum, tatil yapacağım. İnternete bakmalıyım. Google, nerede tatil yapılır, ara…

Antalya. Tabiî ya, nasıl unuturum? Geçen yaz arkadaşlarıyla oraya gitmişti ablam. Gitmişti, değil mi? Babam, ablama Antalya’ya gittiği için hayırsız evlat demiyor muydu? Umrumda değil, ben oraya gideceğim. Doktor haklı olabilir, belki de hava değişimi bana iyi gelecektir. Belki bir hafta boyunca rüya görmeden uyuyabileceğim. Sırf bu ihtimal için bile gitmeye değer. Her gece aynı şey oluyor. Yatmadan önce “Bitti.” diyorum. “Bu gece rüya görmeyeceğim. Gözlerimi kapatıp karanlığa gömüleceğim. Uyandığımda tek hatırladığım şey karanlık olacak.”

Birkaç farklı rüya, dönüşümlü olarak tekrar ediyor. Bir gece, çocukluğumu görüyorum mesela. Mahalledeyiz, babam işlerini büyütmeden önce orta hâlli bir mahallede oturuyorduk. Caminin arkasındaki beton sahada futbol oynuyoruz. Hayır, ben oynamıyorum. Ana yol tarafındaki kalenin arkasında oturup oynayanları izliyorum. Sedat, sert bir şut çekiyor. P*ç Sedat… Top kalenin yanından dışarı çıkıyor. “Koş, topu getir!” diye bağırıyor Sedat’ın abisi. Önce hareket etmiyorum. Kıpırdamadığımı görünce sesini alçaltıyor:

“Git, getir topu. Seni de oynatacağız birazdan.”

Topu getiriyorum ama hiçbir zaman oyuna almıyorlar beni. Çocukluğumda, rüyalarımda ve hayatımın geriye kalan zamanlarında, olan biteni kenardan izlemekten hiç kurtulamadım. Başkalarının oyununa dâhil olamadığım gibi kendi oyunumu kurma cesaretini de gösteremedim. Nefes almak, yaşamanın birinci adımı olsa da yeter koşulu değilmiş.

Başka bir gece ise eski bir eve giriyorum. Dış cephesi özensizce boyanmış, çatısındaki kiremitlerin bir kısmı dökülmüş. Ahşap kapıyı açıp içeriye adımımı atıyorum. Karşıma kırmızı, uzun bir koltuk çıkıyor. Ve koltukta oturan bembeyaz tenli, kıvırcık saçlı bir kız… Hayatıma girmiş tüm kadınlara aynı anda benziyor yüzü. Anneme, ablama, ilkokul öğretmenime, hepsine…

Beni görünce ayağa kalkıyor. Omzundan ayak bileklerine kadar uzanan mavi elbisesini o an fark ediyorum. Mavinin, gerçekte olmayan bir tonu sanki… “Artık bitti. Biraz dinlen.” diyor koltuğu göstererek. Sorgulamadan dediğini yapıyorum. Hipnoz olmuş gibiyim. Koltuğa oturduğumda çatının açık kısımlardan kar taneleri düşmeye başlıyor üzerimize. Gittikçe şiddetti artıyor, tüm evi kaplamaya başlıyor. Sonra gözlerimi açıyorum. Odamdayım. Güneş yeni yeni yüzünü gösteriyor. Sersem hâlde mutfağa gidip su içiyorum. Altıyı on sekiz geçe, sokak lambaları sönüyor. Dünün aynısı bir güne daha hoş geldiniz.

Ama önümüzdeki hafta böyle olmayacak. Uyanıp camdan baktığımda uçsuz bucaksız deniz ve kumsal karşılayacak beni. Mutlaka Antalya’ya gitmeliyim. Önce valiz hazırlanır değil mi? Yanlış, önce bilet bakmalıyım. Uçak mı, otobüs mü? Uçak. Otel bulmak lazım bir de. Doktor önerdi dersem babam izin verir. Onun için de iyi olur. Eve geldiğinde beni salonda boş boş otururken görmekten nefret ediyor. Direkt öyle söylemez tabii. Oğluyum sonuçta. Genelde “Vasıfsız herif!” ya da “Yürü git, gözüm görmesin seni!” diyerek yumuşatır lafı. Keşke ablama da böyle ağır laflar etmeseydi. Ah be baba…

Kelime seçimlerinde de başarısızsın. Belki öyle söylemesen evi terk etmezdi ablam. Beni aramaz ama ara sıra annemi arıyormuş. Söylediğine göre keyfi yerindeymiş. Ev tutmuşlar arkadaşlarıyla bir mağazada çalışıyormuş. Bence annem gurur duyuyor onunla. Yıllar önce kendisinin yapamadığını şimdi kızı yapıyor. Her nesil, bir öncekini geride bırakmaz mı zaten? Ya da tam tersiydi. Fark etmez. Antalya’ya gitmem gerekiyor. Orada rüya görmeyeceğim. Öyle olmasa doktor tavsiye etmezdi. Doktor sonuçta, babam izin verir. Babam, doktor, balıklar, Antalya, ablam ve salondaki koltuk takımı… Kafam yeterince ağırlaşıyor. Sokak lambalarının sönmesine üç dakika var. Kafamı masaya koyuyorum. Dünün, önceki günün ve ondan önceki günün aynısı başka bir güne uyanmak üzere, göz kapaklarım kapanıyor…

Yazar: Berkant Cödel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.