Anlamda Kaybolmak

"Gerçek mizacın hararetiyle deliliğimizi gizlemek için vakar bir ciddiyet oyunu oynarken hayat ile hayal arasındaki mahmur bir boşlukta sürükleniyoruz. Ertelenmiş hayatların büyük esrikliği içinde, bize yol gösterenler eşliğinde büyük bir tiyatro sahnesinde bu oyunu sürdürmeye devam ediyoruz."

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakikadır.)

Bir anlamı olmalı hayatın. Aynı anda hem düşünce biçimlerinin entelektüel merakını giderip hem de somut beklentilerin haricinde ruha dokunan bir anlamı… Yanı sıra ihtiyaçların konforlu hale gelmesinden başka bir anlamı kapsamalı. Hayatı beklentilerimizi karşılamak için mi yaşıyoruz? Yoksa bizim için hakikat doğrultusunda bir anlam mı ifade ediyor?

Anlam arayışında, bugünün geçmişten, yükselişlerin ve hayal kırıklıklarının birbirinden uzak görünmesine rağmen aslında birbirini takip eden süreçler olduğu bize şu soruları sordurabilir:

Kat ettiğimiz her yolun sonunda dönüp arkaya bakmak mı gerekiyor yoksa sonuç ne olursa olsun bu yolun keyfini mi çıkarmamız gerekiyor? Attığımız adımlarda geçmişi küfemizde sürüklemekten ziyade durup gerçekten nerede olduğumuzun farkına varabiliyor muyuz?

 “Yaşanmışlık” kelimesinin ağırlığından uzak kat edilmeli bu yol. Bu kelime ile beraber diğer kaybolmuş insanlarla ortak alanlar oluşturup yolumuzu birleştirmeye çalışırız fakat sadece geçmişin kirlilikleri ile birbirimizin yollarını kapatırız. Tecrübe, acı ile benzer yalnızca bir duyumdur. Biz hissettikçe var olur. Diğer bir deyişle hepimiz ellerimizde, bize zoraki bir yaşam sunan senaryolarımızla rolümüzü bekleriz.

 Gerçek mizacın hararetiyle deliliğimizi gizlemek için vakar bir ciddiyet oyunu oynarken hayat ile hayal arasındaki mahmur bir boşlukta sürükleniyoruz. Ertelenmiş hayatların büyük esrikliği içinde, bize yol gösterenler eşliğinde büyük bir tiyatro sahnesinde bu oyunu sürdürmeye devam ediyoruz. Eşlik edenler ise en yakınımız olduğu zamanlarda, soyut gerçeklikte kendimizi bulduğumuz vakit, farkındalık ve içgörü yalnızca nefes alışımızı yavaşlatıyor.

 Olduğumuz yerin saf farkındalığı ile deliliğin götürdüğü akılda, kişiliğin inşa kavramı bize bu yol için çok şey anlatır. Ne yalnız başına bedende var olur ne de çevremizdeki kalıplara bağlıdır. Kişilik doğumla başlar ve ölümle biter. Tecrübeler yalnızca bu aradaki boşluğu doldurmakla görevlidir ve hayat diye nitelendirdiğimiz bu yolda bizi var edemediğimiz anlam arayışından daha uzak yerlere sürükler.

 Peki bu noktada anlam arayışındaki özgürlük kavramı bizi nereye götürür?

 Varsayımsal bir boyuttan baktığımızda tümevarım yahut tümdengelim bizlere özgürlüğün tabularını dayatır. Ortaya şöyle bir sonuç çıkar: teorik olarak bakıldığında farkındalıklarımızı, içgörü geliştirmeden veya psikoterapi almadan özgür olarak hayata geçiremeyiz. Aslında diğer bir perspektiften bakıldığında, hayattaki anlam arayışındaki özgürleşme düşüncesi tamamen koşullandırmaya bağlıdır. Farazi bir örnek olarak ailesinden baskı görmüş bir çocuk için özgürlük, uzaklara gitme anlamı taşır. Kendi kararı değil, koşula bağlı bir sonuç niteliğinde ailesinin belki istemli, belki istemsiz yönelttiği bir durumdur veya kaza geçirmiş bir adamın özgürlüğü, tekerlekli sandalyeden kalkmaktır. Hayattan, insanlardan ve kendi hatalarımızdan kaçmayı özgürlük olarak tanımlayabiliriz .

Gerçek özgürlük ise iç huzuru sağlamaktır. İçsel özgürlük bize her anlamda gerçek özgürlüğü kazandıracaktır. Özgürlük diye bir kavram yoktur, özgürleşme kavramı vardır. Dış etkenlerden kendimizi soyutlayıp özümüzde, kendi ruhumuzda özgürleşmeyi öğrendiğimiz vakit belli şeyler anlam kazanacaktır. Elbette ki “hayatın anlamı nedir?” sorusu yüzyıllardır her insanın kafasını karıştırmış bir sorudur. Belki bunlar bizi bir adım daha yaklaştırır.

Sena Bozkurt

Görsel Kaynak: https://efendidergi.com/etiket/ozgurlesmek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.