ACILAŞMAK

 (Bu yazının okunması yaklaşık üç dakika sürmektedir.)

Her şeyin normal olduğuna kendini ikna etmişken, bir anda içten içe seni duvardan duvara çarpan ve köşeye sıkıştıran bir kasırganın etkisinden kurtulamadığını fark edersin. Her şeyin normal olmadığını anlarsın bazen. İyi şeyler söylerken söylediğin iyi şeylerin hakkında aslında tam anlamıyla iyi düşünmediğin niyetini kendinden bile gizlersin, bilsen de bilmiyor gibi yaparsın. Sözler yalan söyler, ama düşünceler asla yalan söylemez. Hisler ise düşüncelerin yalancısıdır çoğu zaman, içinde biriken düşünceleri kaçırıverirler ağızlarından. Sen de o zaman anlarsın kendinden gizlediklerini, anlarsın ansızın kötü hissettiğinde aslında her şeyin iyi olduğunu düşünmediğini. Yalanlar söylersin yine de, söyler ve yaşarsın onları. Bilirsin bunun senin suçun olmadığını, bilirsin bunları hissederken yalnız olmadığını ve bunu çok da düşünmeden bir sonraki kasırga seni bir yerlere çarpana kadar hayatına kaldığı yerden devam edersin.

      Ben de biliyordum yalnız olmadığımı, bütün diğer insanlar gibi hayata sırtımı dönmeden yaşamam gerektiğini. Olmam gerekenin en iyisi olmalıydım, en güçlüsü, en dik duranı. Başka şansımın olmadığını düşünüyordum. Hislerim gittikçe derinleşirken onları kontrol etmeyi öğrendim önce, aniden nüksettiklerinde onları uslandırmayı, teselli etmeyi öğrendim kendi kendime. Kendime yetmeyi öğrendim. Hep kendimi ketledim, hep olmam gereken ben oldum. Duygularımı bastırdım, asıl olduğum kişiyi bastırdım. Kendimi sorgulamayı bıraktım bir süre. Bu beni korkutuyordu çünkü içimdeki karanlık yerleri görmeyi es geçiyordum. Sonra onlar büyüdüler, büyüdüler, büyüdüler… Beni öyle zamanlarda yakaladılar ki, geldiklerinde eskisi gibi hissedemiyordum. Bazen öyle yoğun geliyordu ki her şey, korkularım çok yoğundu, gerçekler çok yoğundu, hayatın kendisi çok yoğundu. Bazen ise öyle geliyordu ki, her şey bir o kadar boş ve anlamsızdı. Sanki bir yere doğru sürükleniyordum ve ben kendim gittiğimi sanıyordum. Gökyüzünü izliyor, ancak öyle huzur bulabiliyordum. Başımı dünyaya çevirdiğimde ise tekrar hayal kırıklığıma bürünüyordum. Kendimi öyle sıkmıştım ki, sanki artık bir robot gibi yapmam gerekenleri yapıyordum. Sanki sürekli bir piyeste rol alıyordum, her seferinde sahneye çıkıp belli olan rolümü oynuyor, sözde alkışlarımı topluyor, gece kendi gerçek yüzüme dönüyordum. Oysa ne olurdu şeffaf kalabilseydim? Acılarını göstermek güçsüzlük müydü? Her zaman olduğum en güçlü role mi bürünmeliydim? Sadece olduğum gibi olsaydım da insanlar beni kabul etmeyecek miydi? Ama ben bunu yapamadım. Kaçtığım asıl kişi kendimken insanlara doğru nasıl koşabilirdim? Eğer kendimi tüm çıplaklığımla gösterebilseydim, ben de korkmayacak mıydım kendimden? Ama ya anlaşılmasaydım? Canım daha çok yanmayacak mıydı o zaman, içimdekileri  kelimelere dökmenin beni kendimle karşı karşıya getireceğini bilmenin korkusuyla bir de onlar tarafından anlaşılamasaydım?

     Zamanla bir kitap kahramanı olan Dr. İgor’un “acılaşmış insanlarından” biri haline geldiğimi ve bahsettiği duvarları aşamadığımı fark ediyorum. Kendim olmaktan, kendimi olduğu gibi kabul etmekten ne kadar korktuğumu, hislerimi anlamlandırmaya ve onları filtreleyerek insanlara anlatmaya çalışırken ne kadar yorulduğumu… Ne olabilirdi sanki anlaşılmasaydım, ne olabilirdi yansaydı canım? Dünyada anlaşılamamak kadar doğal ve evrensel bir his var mıydı ki, ben bunu dert ediyor ve üzülüyordum? 

 Kasırga geçip bulutlar dağıldıktan sonra hem huzurlu oluyor ve dinginleşiyor hem de kendimle hesaplaşmanın getirdiği farklı bir heyecan türüyle karşılaşıyorum. Tabiri caizse “arafta” kalıyorum. Mutlu olmakla hüzünlenmek arasında kalmak ve ikisini de yapamamak; üstelik bütün bunların derinliğini hep kendimden gizlemekte olduğumu fark ediyorum. Kelimeler, hep anlatması zor şeyleri anlatmaya çalıştığım için mi bu kadar karmaşık görünüyor gözüme, yine anlamlandıramıyorum. Sanırım biraz da bir kitap satırlarında yaşayan o karakteri andırıyorum bu halimle.

“Gündelik hayatta ne kadar sağlamcı olurlarsa olsunlar, rüyalarını, yaşamlarından daha güçlü duyumsayan hayalperest insanların değişmez kaderini yaşıyor. Bir çeşit tükenişe benzeyen kaderini…”

Yazar: Yaren Köse

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir