(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir)
Her anın içinde bir ömür saklıdır. Zaman, durmaksızın ilerleyen bir nehir gibi biz farkına bile varmadan akar ve geride hatıralar bırakır. Hayat ise bu akışın içinde varlığını sürdürür; zamanla şekillenir, değişir ve sonunda o büyük nehir gibi denize karışır. Peki, hayatın gerçek değeri nedir? Zaman gerçekten nasıl bu kadar kıymetli hale gelir?
Bazen durup düşünüyorum. Her şey bu kadar hızlı mı geçiyor, yoksa sadece ben mi yavaşlıyorum? Zaman, parmaklarımın arasından kayıp giden kum taneleri gibi akıyor. Her an, her saniye bir daha geri gelmemek üzere yitip gidiyor. Tam da bu anın içinde, kendi kendime konuşuyorum. İç sesimle bir diyaloğa dalıyorum.
Bir gün dönüp sana bakacağımı hiç düşünmezdim. Küçük halinle karşı karşıya gelmek, sanki yıllardır görmediğim bir dostla buluşmak gibi. Hâlâ o parlak gözlerin, merak dolu bakışların var mı diye düşünüyorum. Belki de dünyayı hâlâ kocaman bir oyun alanı gibi görüyorsundur. Hani o küçük ellerinle hayalleri şekillendirdiğin zamanlar vardı ya, işte o zamanlar aklımdan hiç çıkmadı. Şimdi sana bakarken, “Nasılsın?” diyorum içimden. “Her şey yolunda mı?”
Ne kadar saf, ne kadar özgürmüşsün. Dünyayı keşfetmek için sabırsız, her yeni günü heyecanla bekleyen halini özlüyorum. Şimdiki ben, zaman zaman o eski cesaretini arıyor. Hayat büyüdükçe karmaşıklaşıyor; yollar kesişiyor, bazıları ise çıkmaz sokaklara gidiyor. Sen o zamanlar, tüm yolların aydınlık olduğunu düşünürdün, değil mi? Her şey mümkündü senin için. O küçük ellerinle geleceği tutabileceğine inanırdın.
İşte belki de en çok bunu özlüyorum: Her şeyin mümkün olduğunu düşünmeyi. Sana sormak istiyorum: “Nasıl bu kadar cesurdun?” Her düştüğünde tekrar ayağa kalkardın. En ufak bir acıyla, dizin bile kanasa birkaç gözyaşından sonra tekrar gülümserdin. Şimdi ise düşmekten korkuyorum. Eski cesaretime, o içimdeki ışığa ihtiyaç duyuyorum.
Zaman geçtikçe her şey daha da karmaşık hale geliyor. Hayatın yükü omuzlara çöker gibi oluyor. Senin zamanında her şey daha basitti. O oyuncakları eline aldığında dünya senin için küçük bir mucize gibiydi. Şimdi o mucizeleri bulmak giderek zorlaşıyor. Yine de sen, bana hayal kurmanın yolunu hâlâ gösterebilirsin. Hayal kurmayı hiç bırakmadığını biliyorum. Bir gün uzaya gitmeyi, başka bir gün denizin altında yaşamayı düşünürdün. Bugün ise bana tüm bunlar oldukça uzak geliyor.
Yine de seni izlemek bana güç veriyor. O zamanlar öğrendiğim şeylerin aslında hiç kaybolmadığını fark ediyorum. O küçük kalbinle, her şeyin daha iyi olacağına inanırdın. Ben de içimde bir yerlerde buna hâlâ inanıyor olabilirim. Zaman zaman yorgun hissetsem de o eski sen, bana umut veriyor.
Sana teşekkür etmek istiyorum. Beni bugünlere getiren o küçük çocuk olduğun için… Hayatın zorlaştığını bilsen bile içimde bir umut sakladığını hatırlattığın için… O çocukluk hayallerinin aslında hâlâ bir yerlerde canlı olduğunu gösterdiğin için teşekkür ederim. Seninle konuşmak, sanki yıllar sonra kendimi gerçekten duyabiliyormuşum gibi… O küçük çocuk hâlâ benim içimde bir yerlerde, gözlerini kapatıp hayal kurmayı bekliyor.
Belki bir gün ben de senin kadar cesur olabilirim. O parlak gözlerinle dünyaya yeniden bakabilirim. Şimdilik, seninle konuşmak bile bana yetiyor.
Selin Çepkinyan