(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)
Güneşli, hafif esintili bir havada rastgele yürüdüğü sokaklarda bir kitapçıya rastladı ve duraksadı. Biraz göz gezdirdikten sonra içeriye girdi. Yerde çeşit çeşit plaklar ve kutusu yeni açılmış kitaplar duruyordu. Raflarda birçok türde ve renkte kitap sıralanmıştı. Erişemediği üst raflardaki kitaplar daha eski görünümlü ve tozlanmıştı ama sırtlarındaki yazılar hala okunabiliyordu. Orta masada, eski fotoğrafların bulunduğu tahta bir kutu dikkatini çekti ve oraya yöneldi.
Sırayla fotoğraflara bakarken topluca oturulmuş geniş bir yemek masasında çekilmiş bir resim dikkatini çekti. Kim bilir, sıcak gülümsemeleriyle poz vermiş bu insanlar şu an nerede, ne yapıyorlardı? Hayatta mıydılar? Birbirleriyle hâlâ konuşuyorlar mıydı, yoksa bu an sadece tatlı bir hatıra olarak mı kalmıştı? Zihninde birden fazla soru dönerken kitapçının sahibi olan, saçları ağırlaşmaya başlamış, kafasında büyük yuvarlak gözlükleri olan kadın ona bakıyordu.
“Ne güzel bir fotoğraf,” diyerek gösterdi kadına. Kadın gözlüklerini takıp resme doğru yöneldi. Başını onaylar şekilde sallayarak “Buradaki en sevdiğim fotoğraflardan biri.” diye ekledi.
Gülümseyip diğer fotoğraflara da bakmaya başladı. Her fotoğrafta benzer sorular canlanıyordu kafasında. O sırada kadın,
“Zaman nasıl da akıyor farkında olmadan. Geriye de elindekiler kalıyor işte,” dedi hüzünlü bir sesle.
“Yine de iyi ki bunlar var ama, değil mi?” diye sordu, fotoğrafları göstererek.
“Elbette, böylece unutmuyorsun. O anları bir nevi belgelemiş oluyorsun.” dedi kadın.
Söyledikleri çok mantıklı gelmişti. Gerçekten de iyi kötü tüm anların bir belgesiydi fotoğraflar. Raflara bakındı, birkaç kitabı kollarına sıkıştırıp kasaya doğru yöneldi. Kasanın arkasındaki duvarda, bir çiftin resmi asılıydı. Dikkatli bakınca kadının daha genç olduğu bir fotoğraf olduğunu fark etti. Cüzdanını açarken “Bu resim de çok güzelmiş,” diye ekledi.
Kadın gülümseyerek önce resme, sonra ona baktı.
“Bu dükkânda satılık olmayan tek şey bu fotoğraf” dedi sesi titreyerek ve ekledi: “En güzel zamanlarım…”
Gülümseyerek oradan ayrıldı ve eve doğru yola çıktı. Vardığında eski albümlerini çıkardı ve incelemeye başladı. Kitapçıdaki kadın haklıydı; zaman, insan bir şeylerin farkına bile varamadan akıp gidiyordu. Her şeyin farkına varmamız gerekir mi ve bu mümkün mü, bilemiyorum. Mümkünse de bunun için yalnızca bir ömrün yeterli olacağını sanmıyorum. Geri alamadığımız ve ilerisini de kestiremediğimiz ama yine de o yöne doğru akan bir yolculuktur zaman. Bir de doğrusu ve yanlışı var zamanın… Belki de yoktur ve biz, yaptığımız hataları örtebilmek için onu suçluyoruzdur, kim bilir?
Ancak bana sorarsanız, bildiğim tek şey, “doğru zaman” diye nitelendirdiğimiz bir anın önümüze hiçbir zaman sunulmayacağıdır. Doğru zaman size gelmez, onu siz yaratırsınız. O yüzden bir şeylere adım atmak için o mistik anı bekleme. Yapabiliyorken yapmalısın, çünkü doğru zaman tam da yapmayı düşündüğün andır. Başarısızlık, üstüne gölge düşürmesin; buna izin verme. Elbette başarısız olabilirsin, herkes zaman zaman düşer fakat gerçekten, en fazla ne olabilir ki? Bir düşün… En kötü ihtimalle fiyaskoyla sonuçlanabilir; bırak, sonuçlansın. Aklında dönüp dolaşmasındansa bu gerçekliği yaşayıp eninde sonunda geçeceğini bilmek güzel bir armağan değil mi?
Albümleri karıştırırken lisede çekilmiş fotoğrafları görünce büyük bir gülümsemeyle baktı kendine. O zamanlar akneli olan ve sevmediği cildi şimdi neredeyse kusursuz sayılırdı. Bakarken fark ettiği bir diğer şey de bu oldu. Zamanla gerçekten de her şey geçiyordu. Hiç geçmeyecek sanıp yalnızca zihnimizde büyüttüğümüz o anlardan hiç eser kalmıyordu. Bunları deneyimlemeden önce bir başkasından duymak gerçekçi gelmeyebilir ama inanın bana zamana güvenmek kendimize yapabileceğimiz belki de en iyi davranıştır. Her ne kadar klişe olsa da zaman gerçekten en güçlü ilaçtır. Bunu klişe yapansa bunun doğruluğunu fark edememiş kişilerin inkarıdır kanımca.
Tuana Bozdemir
Görsel yapay zeka tarafından oluşturulmuştur.