(Bu yazının okunma süresi yaklaşık üç dakika sürmektedir.)
Aylar sonra günlüğüne yazmak için masasının başına geçti. Delicesine yazmak istiyordu. Kendisini yazarak iyileştiriyordu. Kelimeler döküldü kaleminden. Sonra cümleler…
Bugün sana tam olarak bir yıl sonra her şeyin başladığı günden, kalbimin acıdığı o yerden yazıyorum. İçimde bir şeyler yok oluyor. Hissediyorum. Tükeniyor sevgim. Korkuyorum. Bir ürperti sarıyor bedenimi. Sanki bir daha sevemezmişim gibi kimseleri…
Devam ediyormuş hayat. Benim de devam etmem gerekiyormuş. Nasıl yaptığını anlat bana. Unutmak zor. Hiçbir şey yaşanmamış gibi devam etmek daha da zor.
Biliyorum. Benimki nafile bir çaba. Bir çırpınış adeta… Kanatlarım yara almış da ben hâlâ uçmaya çalışıyormuşum. Düşmüşüm de kanayan bacağıma yara bandı yapıştırmadan koşmaya çalışıyormuşum. Elimi çarpmışım bir dolabın köşesine de acısını saatler sonra fark etmişim. Kanadıkça kanamış yaram, acıdıkça acımış canım.
Özdemir Asaf’ın bir dizesi yankılanıyor zihnimin ortasında: “Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.” Sonra düşünüyorum ve yakamı bırakmayan o soruyla karşı karşıya kalıyorum: “Hiç var olmuş muydun ki?”
Geçmişi gözlüyorum. Ben üzgündüm, yoktun. Ben hastalandım, yoktun. Ben mutlu oldum ve sen yine yoktun. Sahiden neredeydin sen?
Bazen cevabını bildiğimiz soruları sormakta ısrar ederiz. Aslında içimizde bir yerlerde biliyoruzdur ama ya bildiğimizin farkında değilizdir ya da sesini açmak istemiyoruzdur cevaplarımızın ancak ben ilk defa haykırmak istiyorum. Duymak istiyorum cevabı. Kendime duyurmak istiyorum.
Biliyor musun, bir suçlu ilan etmek istiyorum. Tükenmekte olan sevgim için suçlamak istiyorum seni ama ben onu bile yapamıyorum. Kıyamıyorum sana, elimde avucumda kalan birkaç anıya…
Bazen kendimi suçluyorum. Neden kalbinde ve hatta aklında bile olmadığım birinin beni incitmesine izin verdiğimi sorguluyorum. Sonra kendimi suçladığım için kızıyorum kendime. Sevginin, sevmenin hesabı olur mu ki, diyorum.
O kadar çok kez veda ettim ki sana… Bu defa son dediğim her yazıdan sonra tekrar düştüm geçmişin kollarına. İlk zamanlar, bu benim için bir yenilgiydi. Yenildiğim de sendin, sevgimdi, anılarımdı. (Görüyor musun? Anılarımız bile diyemiyorum çünkü onlar benim anılarım belki de artık acılarım ya da kabuk bağlamakta olan yaralarım.) Bugün anladım ki bu bir yenilgi değildi. Kazananı ve kaybedeni olan bir oyun hiç değildi.
Sende kendimi kaybettiğimi sanmıştım ama ben sana olan sevgimde kendimi bulmuşum. Bunu bugünlerde keşfediyorum. Yaşamdan ne istediğimi ve ne istemediğimi öğrenmişim. Kendimi seçmeyi öğrenmişim. Sevmeyi öğrenmişim yeniden. Kahkahalarla gülmeyi hatırlamışım. Karanlığın varlığını hissetmişim ve böylece aydınlığın değerini bilmişim.
Bu yazı, benden sana bir veda çünkü son kez anımsıyorum seni. Sana dair son kez yazıyorum. Sonrası hiç var olmamışsın gibi, hiç yaşanmamış gibi, hiç hissetmemişim gibi, hiç canım acımamış gibi azat edeceğim kalbimden seni.
Ben devam edebilmek için unutmak zorundayım ama sen beni hep hatırla. Sana bakarken parlayan gözlerimi, sonra o gözlerin parıltısını nasıl söndürdüğünü unutma. Ben yapamayacağım ama sen sevgimden, benden geriye kalan her şeye iyi bak. Sen kendine iyi bak.
Biliyorum, tükeniyor sevgim. Doğruymuş dedikleri. Bir kadının sevgisi konuştuğunda değil sustuğunda bitiyormuş ve bugün fark ettim ki ben susmuşum. Ben sana susmuşum!
Beyazı sevdin,
Bulut olmak istedim.
Maviyi sevdin,
Deniz olmak istedim.
Her şeyi sevdin, herkesi gördün de
Bir tek beni sevmedin ve bir tek beni görmedin.
Kübra Fatma Demir
Bu fotoğraf şahsi telefonumla çekilmiştir.