(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
En son aynaya ne zaman baktınız? Bu sabah kalktığınızda mı? Makyajınızı tazelemek ya da saçınızı başınızı düzeltmek için lavaboya gittiğinizde mi? Yoksa yediğiniz lahmacun yüzünden dişinizde maydanoz kalıp kalmadığını anlamak için mi? Gerçekten düşünün lütfen, en son ne zaman baktınız o aynaya? En son ne zaman karşılaştınız aynadaki yüzünüzle?
Sonra, kendinize baktığınızda ne gördünüz? Mesela gözleriniz güzel miydi? Morluklar ya da şişlikler var mıydı? Yanaklarınız göçük, teniniz lekeli miydi? Burnunuz… Burnunuz yerli yerinde ve simetrik bir açıda mıydı? Dudaklarınız dolgun ya da hiç yok gibi miydi? Onları görünce ne hissettiniz? Bir şeyler hissetmeniz gerektiğinin farkında mıydınız? Yoksa siz de herkes gibi hiçbirine dikkat etmeden otomatiğe bağlı bir şekilde bakıp geçtiniz mi?
Eğer o otomatiğe bağlı olanlardansanız ne mutlu size! Keşke ben de öyle olabilsem. Keşke ben de sizin gibi her gün aynı şeyi görsem ve bundan hiç korkmasam, üzülmesem ve tiksinmesem. Tiksinmek… Hiçbir duyguya benzemiyor. Uzun süredir onunla beraberim. Aynaya bakma düşüncesi her daim tiksinmeme neden oluyor. Kendinden mi tiksiniyorsun yani diye sorabilirsiniz. Tek diyeceğim evet olur. Benim yerimde siz olsaydınız siz de kendinizden tiksinirdiniz.
Tamam, eskiye oranla kendime daha az tiksinti duyuyorum. Haftada bir aldığım terapiler biraz olsun işe yarıyor. Hatta bir defasında zihnime düşen aynaya bakma düşüncesi beni iğrendirmedi ama sadece bir kere oldu. Diğerlerinde hep aynı duyguyla baş başa kaldım. Psikoloğumun dediğine göre bu normalmiş. Terapilerde her daim ileriye gidemiyormuşsun. Yerinde saydığın ya da gerilediğin de olabiliyormuş. Şu sıralar tiksinti duygusunun yanında başka şeyler de çalışmaya başladık çünkü yakında hayatımda büyük bir değişim olacak ve bu durum benim her şeyimi etkileyecek. Bunu ben istedim. Yani, sanırım…
Kaç gündür hastanedeyim bilmiyorum. Bir yerden sonra günler birbirine karışıyor. Her sabah gelen doktorlar nasıl hissettiğimi, acı duyup duymadığımı soruyorlar. İşte o zaman günün değiştiğini anlıyorum. Bugün de aynısı oldu ama bir farkla. Bugün içlerinden biri sargılarımın açılacağına dair bir cümle kurdu, heyecanlıydı. Ben mi, bilmiyorum. Yani, bir süredir terapilerimde bu konu üzerine konuştuk. Neler hissedebileceğimin ve yapabileceğimin üzerinde fazlasıyla durduk. Yine de ne hissettiğimi ya da ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum, daha doğrusu emin olamıyorum. Yıllar sonra aynaya bakmanın bende neler uyandırabileceğine dair bir fikrim olsa da kesinkes bir cevap veremiyorum.
Birkaç saat sonra doktorlar odama doluştu. İçlerinden biri sakin olmamla ilgili bir şeyler geveledi ve elini yüzümdeki sargı bezlerine götürüp açmaya başladı. O açtıkça hafifliyordum ama bir yandan da içimi bir korku sarıyordu. Doktor hepsini açmayı bitirdikten sonra küçük bir inceleme yaptı ve her şeyin iyi ve normal olduğunu söyledi. Aynaya bakmak isteyip istemediğimi sordu ama cevabımı bile doğru düzgün beklemeden yakınında duran aynayı bana çevirdi. Benden daha çok heyecanlıydı.
Hiçlik… Hissettiklerimi anlatmama yarayan tek kelime bu sanırım. Koca bir hiçlik… İçinde dünyaları barındıran ama bir yandan da bomboş olan bir hiçlik… Karşımdaki ben değildim, yani ben olamam zaten, bir başkasının yüzünü taşıyorum sonuçta ama sorun şu ki ben kendi yüzümü de hatırlamıyorum. Bu yeni yüz ne sever bilmiyorum. Neyden korkar, neye acır ya da neye sinirlenir? Mesela bu burun şu zamana kadar kaç çiçek kokladı? Bu dudaklar kaç kişiyi öptü, gözler kimler için gözyaşı akıttı? Kim bu yüzü son bir kez olsun görmek için her şeyini verirdi? Kim bu yüzün tek bir gülümsemesi için dünyaları yakardı? Hiçbiri için bir fikrim yok.
Tanımamak korkutucu bir durum. Kendimi mi tanımıyorum yoksa başka birini mi ondan da tam emin olamıyorum. Ben değilim ama bir yandan da benim. Mesela, tam kaşının ya da kaşımın yanında bir çizik var. Ellerim kontrolüm dışında oraya doğru ilerleyip dokunuyor. Çok farklı bir his. Nasıl gerçekleşmiş olduğunu bilmemek nefesinin kesilmesine neden oluyor. Duygularım karmakarışık bir halde. Onlar da kendilerinden emin olamıyorlar. Hangileri daha ön plana çıkmalı, hangi sırayla ilerlemeliler ya da ilerlemeyip durmalılar mı durdukları yerde; bilmiyorlar. Ben hiç bilmiyorum zaten. Üzerimde benim olan ya da bir başkasının sahip olduğu bir yorgunluk var tam şu anda. Benim ne hissettiğimi anlamaya çalışan gözlerin ağırlığı var. Bana korkuyla bakan annemin bilinmezliğinin acısı var ve bunları nasıl kaldıracağını bilmeyen bir ben var.
İrem Avşar