Tek Kişilik Saklambaç

"Sanatta ilk adım okuduğunu yazmak, duyduğunu söylemek ve gördüğünü çizmektir. Yine de düşünüyorum: buna rağmen hissettiklerimi dışa vurabiliyor muyum yoksa başkalarının inançlarını mı taşıyorum omuzlarımda?"

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir)

Ufuklara açılan bir deniz… hayır, bu değil. Dalgaların fısıltılarını işitmeye çalışıyordum… bu da değil. İçimde bir his var, kalbimi sarıp sarmalayan içimde yanan bir ateş… bu belki doğruya daha yakın, ama hala oldukça eksik. Kendime soruyorum: yazıyorum fakat yazdıklarımı gerçekten hissediyor muyum? İçime baktığımda gördüğüm şey, gerçekten ufuklara açılan parlak bir deniz mi sadece?

Düşlerimiz, yaşadığımız dünyanın aklımıza yansımalarından doğar. Fakat bazen zihnimiz, duyduğumuz kavramlarla daha önceden şekillendirilmiş imgelerin etkisinde kalır. Bu imgeler, içimizde zaten zar zor duyulan sesi susturabilir. Umudu düşündüğümde aklıma bir deniz geliyor; bunu böyle anlatan sayısız kitap okumuş olabilirim. Fakat gerçek şu ki deniz bana gerçekten umudu mu çağrıştırıyor? Eğer sadece kitaplarda gördüklerimi yazıyorsam hâlâ bir yazar mıyım? Yoksa yalnızca başkalarının düşüncelerini mi tekrarlıyorum?

Denizden bahsedeceksek, zihnimizi işimizi kolaylaştırmak için retoriğin sınırlarına hapsetmeden özgür bırakarak ifade etmeliyiz. Benim zihnimdeki deniz, aydınlık ve sakin değil. O deniz karanlık, içinde kaos var. Gökyüzüyle birleşmiş kirli dalgaları, yıkıcı olduğu kadar kabullenici. Bu deniz, beklemeyi değil, kararlılığı çağrıştırıyor bana. İzlememi öğütlemiyor, derinlerine dalmam için bana meydan okuyor. Karanlık, sabırsızca içinde kaybolmamı bekliyor.

Sanatta ilk adım okuduğunu yazmak, duyduğunu söylemek ve gördüğünü çizmektir. Yine de düşünüyorum: buna rağmen hissettiklerimi dışa vurabiliyor muyum yoksa başkalarının inançlarını mı taşıyorum omuzlarımda? Okuduğum kitaplarda kendi hayatımı bulabilecek kadar güvenemiyor muyum duygularıma? Belki de her insan arada sırada böyle hisseder; ne düşündüğünü bildiğine inanacak kadar kibirli, tıpkı benim gibi.

Yine de sanat, başka bir bilince sunulduğu andan itibaren sübjektifliğini yitirir. Gelip geçen, oraya uğrayan her insan ona baktığında çıkardığı anlamı önce içinde görür. Belki de boşuna bir deniz hayal etmemişimdir umudu düşündüğümde. Yalnızca aydınlık deniz, karanlık olmuştur. Belki de beni aydınlatacak bir sabahı değil kendim aydınlatacağım bir geceyi arıyorumdur.

Bu noktada, umut hırsla karışıp kararlılık olmuştur. Var olmak, kendim dışındakini seyretmek değil sanatımın içinde karanlığa düşmektir. Bilincimin kapanması, sözlerimin konuşması; koşmam nefessiz kalana kadar, duyduğum tek ses kalbim olana kadar. Zihnimin karanlığından filizleniyor bu gerçekler, saklambaç oynamayı bırakmıyor benimle. Bazen düşüp inciniyorum ve kalkıp tekrar yürümeye devam ediyorum. Gördüğüm o ufak tefek ışığa ulaşma arzusu dışında hiçbir şey hissedemiyorum.

Her şeye rağmen karanlık denizimi kabul edebilmek yüklerle bulanan kalbimi aydınlatıyor. O kördüğüm olmuş dalgalar, beni kendime öyle açık ve net yansıtıyor ki… Kendimi neden bu denizin peşinden sürüklediğimi düşünüyorum, neden peşinden koşup gittiğimi. Bana, “İçindeki karanlıkla yaşamazsan, onu ifade etmenin bir yolu kalmaz.” diyor. Sonra onun söylediği gibi içimdeki dalgaları özgür bırakmaya karar veriyorum. Tıpkı kendimden gelenlerle yaratmayacaksam, sanatçı olamayacağım gibi.

Ece Şevval Kamiloğlu

Görsel kaynak: https://pin.it/5PGL1AWTa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.