(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 5 dakika sürmektedir.)
“Üç yıl oldu. Üç yıldır karanlık bir yolda ilerlemeye çalışıyorum. Yolu ilk başlarda biraz olsun görebiliyordum. Etrafı ucu bucağı görünmeyen otlar, otların nerede bittiği belli olmayan sonunun üzerinde yükselen dağlar vardı. Bazen çok yorulur, yoldan çıkar ve otların arasında özgür hissederek koşardım. Sonra kaybolur ve yolumu geri bulma gayreti içinde bir o tarafa bir bu tarafa savrulurdum. Ama eninde sonunda yola döner ve devam ederdim. Bugünlerde ise sadece yürüyorum. Yoldan çıktım mı, yolda mıyım onu dahi bilmiyorum. Bu yüzden ilerliyor muyum, geri mi gidiyorum yoksa kayıp mı oldum bilmek zor. Zifiriye çalan bir karanlıkta savruluyorum sadece. Üstelik bunca karanlıkta kendini duymak da bir o kadar zor.”
Terapist beni pek de ifade barındırmayan bir yüzle dinledikten sonra kafasını salladı ve sordu, “Neden karanlıkta olduğunu düşünüyorsun? Belki de yalnızca gözlerini kapattığından etrafının karanlıkla çevrili olduğunu düşünüyor ve ilerleyemiyorsundur.” Kendini anlamak bu kadar güçken bir başkasına anlatmak bir şeyleri ne kadar mümkündü bilmiyordu ama anlatmayı denedi. “Doğru, karanlık günün batmasından değil. Bunu ben de biliyorum. Gözlerimi artık sımsıkı yumduğumu ve bu yüzden nerede olduğumu bilmediğimin de farkındayım. Ancak sorun yalnızca bu değil. Sorun, gözlerimi açmayı denediğim zamanlarda da çevremin aydınlanmaması. Deniyordum bir süre önce. Gözlerimi her gün yeni bir gerçeğe, belki de gözden kaçırdığım bir doğruya açabilmeyi deniyordum. Çoğu zaman başarıyordum da. Ruhumda ufak bir umut yeşeriyordu o zamanlar. İçim hevesle doluyor ve bu heves sayesinde yolumu geri bulabiliyordum. Şimdi, olmuyor. Kendimle kavgalı olduğum her konuyu enine boyuna düşündüm. Kendimi affettim, içime kök salmış günahkarları dahi azat ettim içimde. Canavarlarla barıştım, kusurlarımı öptüm. Her şeyi denedim, inanın. Ama artık hiçbirinin faydası yok. Kör olmuş gibiyim, kendime körleşmiş gibi. Gördüğüm gerçekler de aydınlatmıyor yolu artık.”
Birkaç not aldı terapist ve kafasını acelesiz bir şekilde bana doğru kaldırıp kısa bir süre sustu. “Kendinle kavgalı olduğun konuları düşündüğünü söyledin. Biraz bu cümleye odaklanalım istiyorum. Neden kavgalısın kendinle?” Derin bir nefes aldım. Var oluşumun tümüyle koca bir kavga olduğunu ve yaşanılan her şeyin de bu kavganın bir argümanı olduğunu nasıl açıklayacaktım?
“Ben doğduğumdan beri kavgalıyım kendime. Kendimin en iyi versiyonuna ulaşabilmek için çabalarken yanlışlarımı tartışırım durmadan içimde. Ama son günlerde kavganın hiddeti azımsanmayacak kadar arttı. Hani, bazen karşımızdaki insana söylemememiz gereken sözler vardır, biliriz ki bu sözler karşımızdakinin kırmızı çizgisidir ve affedilmeyecek kadar kalp kırıcıdır. Heh, işte o sözlerin her birini defalarca kendime bağırdığım çok kavga oldu son günlerde. O sınırı öyle bir geçtim ki sınırdışı edildim kendimden. İçim bana küsmüş gibiydi. Aynalar dahi memnuniyetsiz bir ifadeyle yansıttı olanları. Ama sonra kendimle barışmayı denedim. İşlediğim günahları bağışladım, aynadaki yüzün dudaklarının kenarından tutup yukarı kıvırdım, içimdeki küskün tarafım biraz olsun dinlensin ve bana dönsün diye her şeyi yaptım. Ama bir şeyler doğru değil. İçi buruk, yarım yamalak bir barışma halindeymişiz gibi birbirimize mahçup gülümsüyoruz sadece. Belki de yalandır kendimi affettiğim.” Terapist tüm dikkatini bana verdiğini belli eden bir postürle oturmayı sürdürüyordu. Hafifçe öksürdü ve konuşmaya başladı. “Az önce gerçekleri gördüğünü ancak etrafının hala karanlıkla çevrili olduğundan söz ettin. Peki, kendini affettiğini düşünmen yalnızca kendine doğruları söylememenden ve yanlışları doğru olarak kabul etmenden, üstelik bunu da içten içe bilmenden kaynaklanıyor olabilir mi?”
Bir süre sustum. Belki de öyleydi. Belki hala affedememiştim kendimi. “Öyleyse dahi ben artık kendimi nasıl affedeceğimi bilmiyorum. “Psikolog Hanım, bir başkası aynısını yapsa hakkımı helal etmeyeceğim kadar kötülük yaptım kendime. Kendimden önce, bana bu kadar kötülük yapanları affettim durmadan. İnsanların kalbimi kırmasına izin verip aynı yola saptım ve üzülmeyi hak görmedim kendime. Sonra, bir gün, bütün bunların sebebinin karşımdaki kişilerinin kalp kırıcı davranışları değil de benim onlara kalbimi kırma gücünü koşulsuzca, sonucunu bile bile verdiğim olduğunu anladığımda bir şeyler koptu içimde. Evet, kalbimi ben kırmamıştım ama kalbimin kırılacağının bilincinde peşlerinden ben gitmiştim. Şimdi, ben bunu kendime nasıl açıklarım bilmiyorum. En büyük ihanet, kendine olandır bence. Ben kendime üç yıldır aralıksız ihanet ediyorum. Sonra kendimi affediyor, ardından kendimi aynı ihanetin kucağında buluyorum. Yorulmuş olmalıyım. Sanırım kendimi bir kere daha affedersem, yeniden aynadakine ihanet ederim diye korkuyorum.”
Yüzünde hafif bir tebessümle bana baktı terapist. “Biliyor musun, güzel bir noktaya değindin. Aslında bütün yaşadıklarımız, kalp kırıklarımız ve hatalarımız yine bizden kaynaklanıyor. Ancak kalbimizin kırılması ya da bütün acılarımız bizim yüzümüzden demek istemiyorum. Bizde eksik bırakılan ne varsa insanlara koşuyor ve o eksikleri kapatmak uğruna durmadan çabalıyoruz ancak fark etmeden eksiği kapatmak yerine kendimizden daha çok eksiliyoruz. Mesela sevginin ne olduğunu yanlış öğrenen bir çocuk, ilerleyen yaşlarda öğrendiği şekilde arar sevgiyi. Dolayısıyla da yanlış öğrendiği şeyi yanlışlarla doldurur ve üzülmeye devam eder. Biz insanlar, kendimizin kapanıyız biraz. Kendimizin kısır döngüsüyüz. Ve en nihayetinde farkında olarak ya da olmayarak her birimiz kendimize ihanet ediyoruz. Ömrümüz bir şeyleri telafi etmek ve telafi etmemiz gerekecek hataları yapmak arasında mekik dokuyor. Aslına baktığında ne kadar acımasızca değil mi? Bize en başta öğretilen doğruların aslında yanlış olduğunun bilincinde dahi olmadan yaptığımız hataların vebalini omuzlarımıza yüklüyoruz. Sonra doğru ve yanlışı birbirine karıştırıyor ve yolumuzdan şaşıyoruz. Gerçek hiç olmadığı kadar bulanıklaşıyor ve üstelik görüş alanımız netleşsin diye çabalarken bildiğimiz doğruları kullanıyor ancak yine yanlışlara sürükleniyoruz. Zamanımız hatayı nerede yaptığımızı hatalı şekilde anlamaya çalışırken geçiyor. Bize altının dokuz olduğu öğretildiyse ve biz sınavdan hep kalıyorsak, dokuzun aslında altı olduğunu hiç anlamıyoruz ve sınav kağıdımızı durmadan dokuzlarla dolduruyoruz. İşte bu yüzden kendine yakından bak. Belki de gerçeklere bakma şeklin gerçekçi değildir. Yanlışlarına yanlış yerden yaklaşıyorsundur belki. Kendinde sor, neden kendini kırdığını. Neden durmadan ihanet ettiğini sor. Hangi ihanetin telafisini yapmaya çalışırken tekrar ihanet ediyor olabilirsin kendine? Cevabı sandığından daha yakın olabilir.”
Yutkundum. Belki de yolu karanlığa bürümeyi ben seçiyordum hep. Sonra yoldan çıktığım için kahroluyor ve yola dönmekle harcıyordum ömrümü. Hangi kavgayı çözüme kavuşturmayı isteyerek kavga ediyordum kendimle? Bakışlarımı kaldırıp karşıma diktim gözlerimi. İlk defa aydınlanır gibi oldu etrafım. Yakaladığım ufacık ışıkla önümdeki aynayı gördüm. Sonra da aynadan beni ifadesiz bir yüzle izleyen terapisti. Gülümsedim, o da gülümsedi. İkimiz de ihanetin bedelini ödercesine yorgunduk. Ancak o daha kendine benziyordu, ben de onu arıyor gibiydim. Sonunda kendimi bulmuşum gibi gülümsememi genişlettim. Terapist de karşılık verdi. Sanırım beni anlamıştı. Ya da ben yine kendimi yanlışlarıma inandırıyor ve yola döndüğümü sanarak bildiğim yanlışlarla farkında dahi olmadan yeni ihanetlere gülümsüyordum. Bilmiyordum ama cevabı sandığımdan daha yakındı.
Yazar:Almina Kesler
Görsel Kaynak:https://pin.it/7BIrlroJ1
Müzik Önerisi* Bir Yol Buldum – Nova Norda