(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
İçimde bir yumruyla dolaşıyorum bugün. Hava karanlık ve yağmurlu. Kasvet, bedenimi âdeta bir örtü gibi sarıveriyor. Kolumu kıpırdatacak hâl bulamıyorum. Şu yaşıma kadar yaşadıklarımı, eylemlerimi gözümün önünden geçiriyorum. Dolaştığım caddelerde yüzümü insanlara çevirecek özgüvenden yoksunum. Gözlerimi yalnızca ayak uçlarım ve kaldırım arasında gidip gelen boşluğa dikiyorum. Nadir de olsa yüzümü yerden kaldırıp koskoca yirmi yılda inşa ettiğim benliğime bakıyorum dükkanların yansımasından. Aynalara cesaret edemiyorum. Bu somurtan, hevessiz ve beceriksiz ifadeyi görmeye tahammül edemeyeceğimden korkuyorum. Apaçık yansımamın yerine sadece silüetimi izlemek daha katlanılır geliyor. Neyse ki bu eziyetten Nergis’in bana seslenmesiyle kurtuluyorum:
-Ne düşünüyorsun? Daldın yine vitrinlere…
+Hiç, geldik mi galeriye?
-Henüz değil, bir sokak daha geçip sağdan döneceğiz. Sonra karşımızda! Bakalım o kadar övdükleri sergi nasılmış. Gerçi bu yaşta insanların kendilerini bir şey sanıp sanatçıymış gibi sergi açması da kulağa çok abartı geliyor. Söz vermesem, önünden bile geçmezdim. İki fotoğraf çekip atsam yeter zaten, sonra otururuz bir yere.
+Yakın arkadaşlarının sergisi değil mi?
-Yani hem öyle hem de değil.
+Anlamadım.
-Boş ver orasını, zaten seni ilgilendiren bir şey yok. Aaa bak geldik!
Tabii beni ilgilendiren bir şey yok. “Sen ‘Çok güzel bir sergi buldum.’ diye beni arayıp çağırdın bense bir ânda kendimi aslında senin hiç istemediğin bir yere giderken buldum.” diyesim geldi ama demedim. Neyi bekliyordum ki zaten? Her seferinde “Hayır.” demek istiyorum ama yok yapamıyorum. Bir şekilde onun istediği şekilde, onun istediği yerde hazır ve nâzır bekliyorum.
En iyisi yine kendi iç dünyama çekilip serginin tadını çıkarmak diye düşünüyorum. Girişte tanıtım için broşür dağıtıyorlar. Onlardan birer tane alıp sergiyi gezmeye koyuluyoruz. Nergis, tanıdık birilerini görüp sanki ben yokmuşum gibi hiçbir şey söylemeden yanlarına koşuyor. Artık ona alınamıyorum bile. Hatta içten içe yalnız kaldığıma seviniyorum.
Bu galeri bana daha önce gittiğim bir yeri hatırlatıyor. İki katı birbirine bağlayan döner merdiveni, bana eski zamanlardan yüzyıllık köşkleri anımsatıyor. İçime, her ân karşıma o zamanlardan bir insan çıkıverecekmiş gibi bir his doğuyor. Alt kattaki resimleri incelemeye koyuluyorum ancak tabloların kenarındaki altın varaklar dikkatimi dağıtıyor. Resimleri de fazla klasik buluyorum. Aykırı bir şeyler görmek istiyorum kendimce. Merdiveni bir solukta çıkıp üst katı gezmeye koyuluyorum. Burası alt kata nazaran daha ferah bir salon, tablolar ise daha özgün hissettiriyor. Hatta birisinin önünde âniden duraksıyorum. Çünkü onda günlerdir kaçtığım kendimi görüyorum! Bir aynanın üzerinde yapılmış bu resim. Ancak ilk bakıldığında karşısındaki duvarın rengi sayesinde duru bir suyu andırıyor. Üstüne ise bir çiçek resmedilmiş. Çiçek figürlerinden hoşlanmadığım halde bu tabloya yakıştırıyorum nedense. Bir ânda aynada başka birinin yansıması daha görünüyor. Göz göze geliyoruz ve irkildiğimi anlayınca gülümseyiveriyor. Yakasındaki karttan görevli olduğunu anlıyorum. “İlginç bir çalışma.” diyorum. Gözleriyle onaylayıp hikâyesini bilip bilmediğimi soruyor. Hikâyesi olduğunu duyunca afallamış görünen mimiklerimden şaşkınlığımı fark edip başlıyor anlatmaya:
“Yunan mitolojisine göre çok konuşkan bir su perisi olan Echo; bir gün nehir tanrısı ve su tanrısının oğlu, yaşayanların en alımlısı olan Narkissos’a aşık olur. Ancak Narkissos hiç kimseye dönüp bakmaz. Echo da bu aşka dayanamaz ve tanrılar tarafından kekemelikle lanetlenir. Artık, karşısındaki kişinin sözlerini tekrar etmekle cezalıdır. Narkissos’a açılmaya gittiğinde ise onun “Beni yalnız bırak!” cümlesini tekrarlayıp durur. Echo da kahrolup kendini dağlara vurur. Bunun gibi olaylardan sonra Narkissos hakkında tanrılara çok şikayet gelir, tanrılar da ceza için Eros’u görevlendirir.
Bir gün, Narkissos su içmek için göle eğilir ve kendi yansımasını görür. Tam o sırada Eros tarafından vurulur. Artık sudaki suretine aşık olmuştur. Tüm zamanını gölde kendini izlerken geçirir ve bir gün suya düşüp kendi yansımasında boğularak ölür. Narkissos’u sevenler bu duruma çok üzülür ve onu ölümsüz kılmak için tanrılara yalvarır. Tanrılar da onun bedeninden nergis çiçekleri yaratır.”
Hikayenin bitmesiyle beynimde havai fişeklerin patlaması bir oluyor. Narkissos, nergis çiçeği, narsist… Nergis! Derken bir ânda kendime geliyorum. Yaşadığım bu karanlıklar, buhranlar, kendimi bu kadar değersiz ve bir hiç gibi hissetmem… Bunların hiçbiri kendi düşüncem değil! Kendimden nefret etmiyorum ben, hele insanlardan asla! Beceriksiz de değilim. Elbette yapabildiğim bir şeyler var bu hayatta. Aynada gördüğüm yüzüm değil ki “kendim” dediğim. Aylardır sadece bir başkasının bana atfettiği özellikleri kendimle bütünleştirmişim. Oysa bunların hepsi bir yanılsama…
İçimde doğan sevinçle görevliye teşekkür ediyorum. Bana yaşattığı aydınlanmanın ne kadar farkında bilmiyorum ama ben bir şeyin iyice farkına varıyorum: Kendimin!
Yüzyıllık köşkümden çıkıp özgürce hayata atılıyorum.
Yazar: Zeynep Güzeltepe
İllüstrasyon: Azra Akın
Görsel tasarım: Barkın Arslan