Çok Sonradan

“Bizim, birkaç dakika sonra unutacağımız bir söz, bir hareket; karşımızdaki insanı hayatı boyunca kovalayabiliyordu. Dışarıdan sağlam duran, içeriden kanayabiliyordu. Sözler, mermilerden daha yaralayıcıydı...”

(Bu yazının okunma süresi 7 dakikadır.)

Babamın işlerinin bozulduğu, Halep Pasajı’ndaki dükkanımızı kapatmak zorunda kaldığı bir dönemdi. Ekonomik kriz, herkesi olduğu gibi esnafları da vurmuş; tarihi pasaj, neredeyse tamamen boşalmıştı. Önce, emektar arabamızı sattık. Daha sonra da, kendimi bildim bileli oturduğumuz evimizi… Ama ben, işlerin yolunda gitmediğini, ne annemin gece yarılarına kadar ağlamasından, ne de babamın köşesinde ardı ardına sarma sigarasını yakmasından anlamıştım. Her pazar günü, hava yağışlı olmadığı sürece hiç aksatmadan gittiğimiz pikniğe, güneş yüzümü yaktığı hâlde gitmediğimiz bir sabah fark ettim, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını.

Evi satıp birkaç gün amcamlarda kaldıktan sonra, şehrin köhne denebilecek mahallelerinden birine taşındık. Babam, aşağı mahallede yapılan şantiyede çalışmaya başladı. Artık işten çıkar çıkmaz eve gelmiyor, mesai arkadaşlarıyla birlikte kahvede oturuyordu geç saatlere kadar. Sanki bizden kaçıyor, yüzümüzü bile görmek istemiyordu. Kızardım ona bu yüzden, hiç affetmeyeceğimi söylerdim. Çok sonraları anladım, bunun mahcubiyetinden kaynaklandığını. Hayatım boyunca anlamam gereken şeyleri, hep çok sonra anladım.

Çocukluğumun geri kalanı ve ergenlik yıllarım o mahallede geçti. Babam arkadaşlarıyla birlikte, çalışmak için İran’a gitti birkaç sene sonra. Bense o dönem liseyi bitirmiş, üniversite sınavını kazanamamış, babamın kahvedeki yerini almıştım. Sabahtan akşama kadar kâğıt oyunlarıyla zaman geçiriyor, günün sonunda ise cebimdeki üç beş kuruşu masaya bırakıp evin yolunu tutuyordum.

Günler bu şekilde birbirini kovaladı. Ta ki, o yağmurlu çarşamba sabahına kadar…

Sokakları sel götürüyordu adeta. Evim yakın olduğundan, bir şekilde kendimi kahveye atabilmiş, arkadaşlarımı bekliyordum. Yarım saat sonra, beni arayıp gelemeyeceklerini söylediler. Okkalı bir küfür savurup kapattım telefonu. Ne yapacaktım ben şimdi? Kahvede neredeyse kimse yoktu, dolayısıyla kimsenin masasına yancılık yapamazdım. Sadece en köşede oturan Faruk vardı. Oralet Faruk…

Hemen herkes çay ya da gazoz içerken, yalnızca Faruk oralet içerdi. Portakallı oralet… Her sipariş verdiğinde, kahvenin sahibi Mahmut amca söylenirdi:

“Ulan Faruk, sırf senin için getiriyorum bu oraleti. Çay içsene adam gibi.”

Herkes gülerdi bu sözlerden sonra. Ben de gülerdim. Çok sonradan anladım gülmemem gerektiğini, hep sonradan anladım.

İşte o gün, mecburiyetten pişti kartlarını alıp Faruk’un masasına gittim. Selam verip izin istemeden oturdum karşısına. Her zamanki gibi, yanında getirdiği kağıtlara bir şeyler çiziyordu.

“Haydi,” dedim. “Bırak şu kâğıdı kalemi de pişti oynayalım.”

“Ben, pişti bilmem ki. Sevmem de pek,” dedi.

“Bir şey olmaz ya, gel iki el atalım.”

Mahcubiyetle tebessüm etti.

“Gerçekten oynayamam. Özür dilerim.”

Sinirlenmiştim.

“Amma nazlı çıktın be! Ne çiziyorsun sen sürekli, ver bakayım şu kağıtları.”

Çizim yaptığı kağıtları elinden almaya çalıştım. Vermedi, ısrar ettim. En sonunda zorla çekip aldım. Muazzam bir portre çizmişti. Bir kadın portresi…

“Kim bu, sevgilin mi yoksa,” diye sordum iğrenç bir gülümsemeyle. Sert bir hareketle kağıtlarını geri alıp kalktı gitti masadan. Bir daha da asla kahveye uğramadı.

Birkaç hafta sonra, bu olay aklıma geldiğinde, pişmanlık duyduğumu hissettim. Küçük bir mahalleydi burası, kimin nerede oturduğunu bilirdim. Ama hiçbir zaman evine gidip özür dilemeye yeltenmedim. Daha sonraları da unuttum gitti.

Aradan bir sene kadar geçti. Hâlâ her günüm birbirinin aynısıydı ve daha kötüsü bundan şikayetçi değildim. Sabah erkenden kahvenin yolunu tuttum yine. Ama bu kez kapılar kilitliydi, içeride de kimse yoktu. Cama bir not iliştirilmişti:

“Cenazemiz var. Öğleye kadar kapalıyız.”

Bu mahalleden çıkan her cenaze, bir alt sokaktaki camiden kalkardı. Koşar adımlarla camiye doğru yürüdüm. Hiç görmediğim kadar kalabalıktı avlu. Biraz daha yaklaşınca, giyimiyle kuşamıyla asla bizim mahalleye ait olmayan insanları fark ettim. Kapıya lüks arabalar park edilmiş, her taraf çelenklerle dolmuştu.

Bir süre etrafına bakındıktan sonra, Mahmut amcaya rastladım. Yanına gidip sordum:

“Kimin cenazesi bu? Kim ölmüş?”

“Faruk.”

Gözlerimin karardığını hissettim. Göğüs kafesim, ciğerlerimi olabildiğine sıkıştırıyordu sanki. Daha çok gençti Faruk, en fazla kırklarındaydı. Bir senedir hiç görmemiştim onu. Ne yapmıştı bunca zaman bu adam, nasıl yaşamıştı?

“Peki,” dedim. “Bu insanlar kim?”

“Arkadaşlarıymış. Az önce konuşma yaptılar anısına. Bizim mahallenin adamı değilmiş Faruk. Hocaymış konservatuvarda. Çok da başarılıymış, öyle söylediler. Sonra eşini kaybetmiş kanserden. İşinden istifa etmiş. Herkesten uzaklaşıp izini kaybettirmeye çalışmış. O yüzden gelmiş anlaşılan buraya. Mekânı cennet olsun…”

Meslektaşları, eski öğrencileri ve hayatına dokunduğu pek çok insan vardı o gün orada. Cenaze kaldırıldıktan sonra, kaldığı evi görmek istediler. Hep birlikte gittik. Kapı açıldığında gözlerime inanamadım. Tüm duvarlar, boydan boya, eşinin portreleriyle kaplıydı. Hepsi çizildiği tarihe göre sıralanmıştı. Son çizimin tarihi ise, Faruk’un elinden kâğıdı alıp dalga geçtiğim gündü…

Hayatında, belki de ona bir nebze olsun iyi gelen tek şey, oraletini içerken eşinin portrelerini çizmekti. Ve ben… Ben, bunu onun elinden almıştım yok pahasına.

O günden sonra, her yıl uğradım mezarına. Önce kendisinden, sonra da yanında yatan eşinden özür diledim. Bir daha da asla kahveye gitmedim.

Hayatımın en önemli dersini, en acı yoldan aldım. Bizim, birkaç dakika sonra unutacağımız bir söz, bir hareket, karşımızdaki insanı hayatı boyunca kovalayabiliyordu. Dışarıdan sağlam duran, içeriden kanayabiliyordu.

Sözler, mermilerden daha yaralayıcıydı…

Yazar: Berkant Cödel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.