Rüzgara Kapılmış

''Kendinizi hissetmeyi sevince de herkesi seviyorsunuz, hayat çok daha güzel bir yer oluyor. ''

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

Bu yazıyı okurken Bulutsuzluk Özlemi’nden Rüzgar şarkısını dinleyebilirsiniz. Sırf bu şarkı bile “Hayata kapılıp gidiyorum. Benim dışımda sürekli ama sürekli akan bir döngü varken nasıl durup soluklanacağım bilemiyorum.” derken hayatın ortak paydada aktığını ama her birimizin kendi kafasında yaşadığı dünyada özgür olduğunu hissettiriyor. Bu da insanın moodunu yükseltiyor. En azından benim için öyle. 

Her birimiz iyi hissetmek için bir şey bekliyoruz. Bir tatil, bir başarı, bir bitiş ya da bir başlangıç. Halbuki iyi hissetmek bununla ilgili bir şey değil. İnsan kendini hissedebildiği derecede iyi hissedebiliyor. O yüzden ilk amaç kendini hissedebilmek. Ben bu noktada bir fincan kahvenin, bir yürüyüşün hatta rüzgarın en büyük yardımcı olduğuna inanıyorum. Mindfulness başlıklı her yazının altında yaşadığınız anı hissedin denir. Bastığınız yeri, yediğiniz yemeği, havayı hissedin. Çünkü insan hissetmeye muhtaç bir varlık. Zannediyoruz ki hissetmek kendiliğinden olan ya da çok güçlü olduğunda bizi bulan bir şey. İnsan hissetmek için çaba harcamak zorunda değilmiş gibi geliyor. Halbuki dışarıda akan döngüde kendimizi o kadar kaybediyoruz ki hissizleşiyoruz.

İkindi vakitlerinde ya da yaz akşamlarında boş balkon gördüğümde çok şaşırıyorum. Çünkü bana kalırsa balkonlar hissetmek için insanın bir yere çekilmesine en müsait yer evdeki. Rüzgar var, gökyüzü var. Üşenmez de kalkar yaparsan çay veya kahve de var. Yurt dışına çıkmanın enine boyuna hayallerini kuran insanların çoğu kendi evinin balkonuna yabancı. Kendi evindeki balkonda iyi hissetmenin tadına varmamış bir kimse dünyanın öbür ucunda iyi hissetmenin hayallerini kuruyor. İşte bu da dışarıda çok hızlı akan o döngüdeki kayboluşumuzun örneği. Hayat çok hızlı. Bizden bağımsız, kontrolümüz dışında o kadar çok şey var ki. Bunlara yetişmek mümkün olmayınca kendimizi girdabın içine bırakıp hissizleşiyoruz. Halbuki ne kadar güzel çiçekler. Her zaman orada gökyüzü. Kuşların gökyüzünde uçtuğuna imrenmek için ne sahil kenarında olmaya ne de vapur gezisi yapmaya gerek var. Gerekli olan tek şey hissetmek ve başını kaldırmak. Etrafında hızla akan sürecin içine gömmemek başını. O kadar hissizleşiyoruz ki doğanın güzelliklerine imrenmek için botanik bahçelerine, millet parklarına gitmemiz gerekiyor gibi bekliyoruz. Halbuki bir çiçeğe imrenmek için bir deste çiçeğin ekildiği peyzaj mimarlarının elinden geçen bahçeleri görmek gerekmiyor.  

Hüsnü Arkan’dan bahsetmeden yazıyı tamamlarsam içim rahat etmez. Çünkü sesinde beni hissizlikten alıkoyan pek çok şey var. O yüzden gölgenin çöktüğü bir yaz gününde, yeni yıkanmış serin fayansları olan balkonda kahve içip hissetmenin tadına varmak benim için paha biçilemez. Duruyor benim için dünya. Dinleniyorum. Karşı komşumun çiçeklerine imreniyorum. Mutlu oluyorum. Kendimle mutlu olmanın yolunun bu kadar kolay olduğunu tahmin etmezdim. İnsan kendiyle mutlu olmaya başlayınca, hissedebilmeye başlayınca bu sefer dış dünyadaki hızla akan döngüdeki gereksiz şeyleri hissetmemeye başlıyor. Hani o sizin kontrolünüz dışında akan hayat var ya işte o hayat sizden bağımsızlaşıyor zihninizde. Sonra tüm olan biteni, hissettiğiniz kendinizden ayrı tutabilmeye başlıyorsunuz. Kısacası kendi hayatınızı yaşamaya başlıyorsunuz ve kendinizi hissetmeyi sevince de herkesi seviyorsunuz, hayat çok daha güzel bir yer oluyor. 

Bu yazıyı doğum günümde, 22. yaşımı doldurduğum günün saatlerinde yazıyorum. Yeni yaşıma da ilerideki 80. yaşıma da en büyük dileğim hissizleşmemen, hayatının daima hissettiğine şükredeceğin anlarla ve anılarla dolu olması ve botanik bahçesine dönmeye hazırlanan balkonunda sevdiklerinde çay sohbetleri yapabilmen. 

Yazar: Amine Nadide Ergün

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.