Bizim İçin Önemli Olan Şeylere Bakış Açılarımız Üzerine

Hayat yorucu. Hayat inanılmayacak derecede yorucu fakat bir o kadar güzel. Hayatın içinde yaptığımız yolculuk bizi bir şeylere doğru sürükler gibi oluyor. Sürüklendiğimiz yerlerde bazen aradığımızı buluyor, bazense bulamıyoruz. Yolculukta olmak ve aramak güzeldir ancak zayıf zamanlarımızda yolculuktan ayrılabilmek için bir bilet olarak gördüğümüz bazı şeyler gözümüze çarpmıyor değil; bizim yaşam yolculuğumuzu, “sadece yürümek” yerine bir şeylerden kaçmaya ya da bir şeylere ulaşmaya doğru sürekleyen şeyler. Onlar bizimle çok alakalılar, yine de bizden dışarıdalar ve onları yalancı aydınlıklarımız ve sahte umut ışıklarımız yapmaya çok hevesliyiz. Bugün sahte aydınlıklarımızdan bir canlıya insan ve bir nesneye para demekle yetineceğiz ve bunu anlatması zor olacak.

Yolculuktan yorulduğumuz bazı anlarda bir nesne, herhangi bir canlı ya da bir insan, bir umut ışığı olarak beliriyor gözlerimizde birden. O şeye sahip olmak ya da o şeye ait hissetmek; o şeye karşı olmak ya da o şeye nefret dolu bakmak. Bizi biz yapan özelliklerimize ve yaşadığımız çevreden öğrendiklerimize göre gördüğümüz bu umut ışığını algılama şekillerimiz nasıl da değişiyor. “Ona sahip olmak ya da onun olmak, ondan nefret etmek ya da onu yüceltmek.” Beni benden başka birkaç şeyin varlığı üzerinden tanımlamak. Hepsinin bizimle fakat hiç birinin bizim olmadığını, sadece hepsiyle yolculuğumuzda karşılaştığımızı unutmak. Bizim için önemli olmaları şöyle dursun, her biri bizi tanımlayan şeylere dönüşmeye başlıyorlar adeta. Bir insana ait ve bir insana sahip olma hissi ya da ondan nefret etme hissi, nasıl bağlı tutuyor bizi hayata. Nesneler ya da insanlar kutsallaşıveriyor ya da yerin dibine batıyorlar birden kafamızın içerisinde. Bu pek çok zaman bizi ayakta tutuyor. Fakat biz, kendimiz olduğumuz için kendimizi başka kimselere ya da şeylere karşı tutumlarımızla belirleme çabamız her defasında başarısızlıkla sonuçlanıyor. Kendimiz olabilmenin yolu ise belki biraz absürt şekilde kendimizden uzaklaşabilme potansiyelimize bakıyor.

Umut ışıklarımıza dönecek olursak, bir insanın veya bir nesnenin hayatımıza yön vermemizde bize yardımcı olabileceğini ya da aksi şekilde bizi yolumuzdan çevirmeye çalıştığını fark etmek yerine onlardan tamamıyla uzaklaşma ya da tamamen onunla olma yoluna giriveriyoruz. Sonu hep aynı olmaya meyilli gibi duruyor. Nesneler ve insanlar bizim onlara sahip olma ve onlardan nefret etmeye evrilmiş yetilerimizle bizden uzaklaşıyorlar ya da bize yakınlaşıyorlar. Fakat yakınlaşanlar büyüsünü kaybediyor. Uzaklaşanlar değer kazanıyor. Umut ışıklarımız yolumuzu aydınlatmak üzere yandıklarında bundan haz etmiyor, söndüklerinde ise karanlıkta ve kaybolmuş hissediyoruz.

Biz bu bulmaların büyü bozucu etkileri, kaybetmelerin telaşesi ve hüznü arasında boğuşup giderken hayatımız akıp gitmekten elbette çekinmiyor. Biz yolda gitmesek de gittiğimiz yol kendi kendine gidiyor bir nevi.

Bir şeyleri ne çok istiyoruz, ne çok kez çok isteyip sonrasında elde ettiklerimizden yüz çeviriyoruz. Sonra ne çok kez pişman oluyoruz ve sonra ne çok kez onun yerini dolduracak başka şeyler arıyoruz? Bu kısır döngüyü bizim yarattığımızın farkında olmamıza rağmen bunun sahte suçlularını dışarıda bir bir tespit etmekten geri durmuyoruz.

Bir bakıma, bir şeyleri gerçekten sevmek ya da onlara ihtiyacın olduğunu bilmek bir süre sonra o şeysiz olamamalara dönüşüyor nedensizce.

İnsanlar ve nesneler bize yardımcı olabilirler. Biz onlarsız, onlar da bizsiz olamazlardı ki zaten bu yüzden toplumlar halinde yaşıyor, arkadaşlıklar ve yakın ilişkiler kuruyor, bir şeyler satın alıp karşılığında bir şeyler veriyoruz. Tüm bunların sonucunda da bedenimizi ve zihnimizi doyuruyoruz. Böylece dünyalarımız dönmeye devam ediyor. Bunu bu kadar basit ve sabit tutmak duygularımızı, tutkularımızı ve tutumlarımızı hiçe saymaya çalışarak yaşayacağımız anlamına da gelmiyor.

Fakat ister inanın ister inanmayın kafamızı ‘ben önemliyim’ yargısıyla tamamen doldurmakla meşgul olan primitif hislerimizden biri; bencilliğimiz, bu noktada devreye giriyor. Bencillik, kısmen aklımızın kontrolünde olan sözü geçen duygularımızı ve tutumları fevkalade çarpıtmamıza sebep olabiliyor. Nesnelere ve insanlara karşı geliştirdiğimiz duygularımız ve tutumlarımız, bir şeyi çok fazla isteme bencilliğinin yarattığı çarpıtmalar sonucunda o nesne ve insanları zihnimizde doğru oturtamamamızla sonuçlanıyor.

Bu meşhur bencilliğimiz, bizim bir nesneyi ya da insanı koşulsuz şartsız sevebilme anlayışımıza fakat buna rağmen eş zamanlı olarak onsuz da var olabileceğimiz bilincine ulaşmamıza bir kalkan oluşturuyor. Dolayısıyla bencillik, gerçekten sevebilmemizin önüne geçiyor, gerçekten sevdiğimizde ise ona bağlı hayata tutunma çabasını harekete geçirip nesnelerin ve insanların bizi esir almalarına neden oluyor.  Problemi bir insanda görüyorsak olay o insanın yanlışlarında değil, problemi bir nesnede görüyorsak, sorun ona sahip olmamızın gerekliliğinde değil. Problem bizim onlara karşı tutumlarımızı çarpıtan kendi zihnimizdeki benmerkezci düşünme tarzında yatıyor.

Aslında onlarsız da olabiliriz fakat onları yine de seviyoruz. Buna bu yüzden gerçekten sevme diyoruz çünkü sevdiğimiz şeylerin bize bir aidiyeti ya da bizde bir sahibiyeti olmak zorunda olmadığını kavramaya başlıyoruz.

Çevrenize ve kendinize baktığınızda çok fazla davranışın temel nedeninin bireyin kendiyle alakalı olan her şeyi çok fazla düşünmesi ve önemsemesi üzerine kurulu olduğunu gözlemleme şansını bulabilirsiniz. Kendimize dair bu denli fazla düşünme ve istek, bize iyi gelmiyor. Yinelersek gerçekten sevmek ve buna rağmen gerçekten özgür olabilmek için benmerkezci tavrımızdan kurtulmamız gerekiyor. Aslında bunu da kendimiz için yapıyor olmamıza bir “ileri bencillik” denebilir ama o ayrı bir konu olarak kenarda dursun.

Peki sonrasında ne mi oluyor? Kendinden kurtulduğunda değer verdiklerine gerçekten değer veriyor, sevmediklerinden nefret etmeyip yalnızca uzak duruyor, bahsi sıkça geçen gurur ve kin gibi duygulara kapılmıyor, gerekmedikçe para harcamamaya harcadığında pişman olmamaya ve kazandığın parayla (burada adı geçen para olduğu için para örneğinden devam ediyoruz normalde bir başka nesne de elbette bunun yerini alabilir) ya da insanla kutsal ve aşkın bir bağ kurduğun hallere bürünmemeye başlıyorsun. Ne yaparsan yap her şeyin sana bağlı fakat senden bağımsız oluşunu anlıyorsun. Sana ne yaparlarsa yapsınlar yaptıklarının onlara bağlı fakat onlardan bağımsız olduğunu kavrıyorsun. Nesneleri, insanları ve canlıları gerçekten seviyor, onlara gerçekten inanıyor, ihtiyaç duyuyor fakat sana zarar(!) vermelerine engel oluyorsun.

Benmerkezci düşünme şeklinin insana sağlayamadığı kadar faydayı kendini törpüleme ve kendinden vazgeçebilme davranışı sağlıyor fakat bilirsiniz ki yakın ödülleri, uzak ödüllerden daha çok seviyoruz ve en başta bahsi geçen bu yorucu hayatta biraz kendimizden uzaklaşamayacak kadar kolaya kaçmaya meyilliyiz. Bu yüzden maç sayısını genelde sırf  bizi düşündüğü halde bizi yoran bencil tarafımız alıyor.

Yine de inanıyorum ki bir gün bahsi geçen bu sayıyı, benim olan “ben” yerine bir şey olan ‘ben” atacak fakat ben yine de gerçekten sevineceğim.

Yazar: Halil İbrahim Ayar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.