(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
‘Söylenecek binlerce kelime varken satırlara susmak bir yazarın en dip noktası olabilir mi ve susması gerektiği yerde avazı çıktığı kadar bağırması boşa akan mürekkebe. Akıl geçmişe gidince dalgınlaşırdı bakışlar ve konuşmazdı bazı anılar. Zaman ne çabuk geçmiş neşelerin üstüne basa basa farkında olmadan. Sahi en son ne zaman sobelendik hayata, ne zamandı son kez çamurdan evlere koca insanları sığdırışımız. Geçmiş; anılara gizlenen kokuları barındıran, belki birkaç fotoğrafta saklanan, düşüp kanattığımız dizlerimiz, çizilen avuç içlerimiz…
Yaşam bir yapboz parçaları misali, bazı parçalar uygun görünse de yanlıştır ve bunu çoğu kez deneyerek öğreniriz. Yarın ise, yenisi gelmeye hazır bir döngü. Birkaç damla sabah çiğiydi belki de bizi buna bağlayan. Geçmişin ışıkları ne kadar sönmüş olsa da geleceğin yıldızları bir o kadar parlak görünüyordu şimdiden. Kendimize kurguladığımız tutku, yorgun saatlerin sorgularını atlatınca dönecek hiç başlamadığı o yere. Umut zamanın sevdiği olacak güzelliklerse bizim..
Hepimiz bir döngünün içindeyiz oysa. Yaşam denilen bu işleyişin, zaman ve mekan paradigmasında akıp gidiyoruz ve bir yerlerde kendimizi tekrar ediyoruz . Her şeyi bildiğimizi sandığımız o büyük sanrıyla değişmez bir düşüşte buluyoruz bazen kendimizi. Siyah bulutlar çöküyor benliğimizin tam ortasına, güneş çekiliyor ve deniz bir milim eksiliyor. Gözler yaşanılacaklara alışırken ufak bir kıvılcım yeniden doğuşlarımıza yetiyor. Huzursuzluğun içinde tekrarlayan bir kaygıyla sarılıyoruz tutunabildiklerimize. Göze kestiremediğimiz eşikler tökezlememize yetse de her benimseyiş ve her kabulleniş biraz daha sağlamlaştırıyor tabanlarımızı.
Sandıklardan çıkardığımız her bir anıyı öyle farklı anlamlara sardık ki neşeli çarşaflara sarılmış naftalin kokusu kadar naif ve keskin. Renkli kağıtlara çizerdik mutluluğun resmini. Bir ev bahçesinde en sevdiğimiz meyveler, umutlarımıza serilecek çimenler ve bütün güzellikler. Dudağımızda kıvrım kıvrım gülücükler, kucağımızda yeryüzünü donatan en taze çiçekler. Tüm olumsuzluklara rağmen yeniden doğrulabilmek, hüzünleri kırıp dökebilmek, döngüyü tamamlayabilmekti basit ama bencilce olan.
Hepimizin hayat yörüngeleri başka. Herkes merkezine farklı güçler alıyor ve bunların git gelleri arasında kayboluyor ve herkesin mevsimini neşesi ve hüznü belirliyor. Kurduğumuz bu düşlerin dünyasında savrularak günleri tamamlıyoruz birer birer. Ya bize uzak ışık yıllarında olan buz kesmiş o şeyi isteyerek donuyoruz ya da yaklaşan ateş topunun sıcaklığına hiç aldırış etmeden atıyoruz kendimizi o cehenneme. ‘Kararlar ve seçimler’ işte her şey bundan ibaret bize verilen küçük fanuslarda. Anlamsız bir kargaşa ve içinde nereye gittiğini bilmeyen insan yığını. Bazense pek umurumuzda olmuyor bu yaşanan hezeyanlar. Delilik güzel geliyor belki de her şeyi kurgulayan beyinlere.
Bizler huzur bulmak için cümleleri allayıp pulluyor ve tek tek satıyoruz yanımızda olmasını istediklerimize ve bu delilikten doğmuş insanlarda akıl arıyoruz. Yüzlerimizde niyetlerimizden bir parça kusuyoruz. Son seste şarkılar çalıyor ruhumuzda. Gümbür gümbür bağırıyor yok oluşlarımız, kopuşlarımız. Bir şeyler eksiliyor her defasında ama kimse görmüyor, duymuyor, belki de umursamıyor olup bitenleri. Tekrarı ve devamı olmayacağını ilk önce öğrettikleri bu hayata; doğruları yıka yıka, onlarca hatayı süs yaparak pişmanlığı hatalarda arıyoruz… Dedim ya delilik, deli dünya
Yazar: Büşra Tezcan