Syenah- Bir Anka Hikâyesi

"Kanatlarının vadilere uzandığı her bir dokunuşu, kendi yarasını iyileştiriyordu."

Efsanelere göre, Bilgi Ağacı’nın dallarında, Kaf Dağı’nda bir kuş yaşarmış. Bu kuş, kendi ölümünün yaklaştığını hissedip de dallardan bir yuva inşa ettikten sonra, bilinmeyen bir sıvıyla bu yuvayı sıvarmış. Adı Zümrüdü Anka’ymış. Güneşin ışıkları kuru dallarını yakmaya başladığında ise ölümü gerçekleşirmiş, aslında ölümünü bekleyerek… Fakat sonrasında küllerinin arasından yeniden bir Anka Kuşu olarak doğarmış. O her yeniden kanat çırpışında, bilgi ağacının yapraklarının titreyip de, bitkilerin tohumlarının dökülmesine sebep olduğunda, tüm bitkiler kök alırmış. Bu bitkiler sayesinde de tüm hastalıkların iyileştiği söylenirmiş. Bir gün bütün kuşlar, Ankaya ulaşmak için, bir arada gökyüzüne doğru uçmaya başlamışlar. Ama yolculuk sırasında aralarından bazıları yorularak düşmüşler…

Her şeyin gelişigüzel elde edildiği ve cennet sandıkları bir Nefs vadisine varmışlar. Kendilerini öylesine kaptırmış ki bazıları, işte tüm kayıpların başlangıcı burada yaşanmaya başlamış. Pusla kaplı bir vadiye doğru yol aldıklarında, gördükleri her şeyi bir başka kuş sanar olmuşlar. Gözler kör tabii, devam edememiş birçoğu bu Aşk vadisinde.. Sonrasında an gelmiş, ne çevreyi ne ardını ne de o ulaşmaya can attıkları Anka’yı unutmuşlar bu Cehalet vadisinde. Yine kayıp, ne acı.. Gün gelmiş, her şey anlamını kaybetmiş. İnançtan yoksun, oraya ulaşsalar bile yardım alamayacaklarmış gibi, öylesine bir umutsuzluk.. Geri dönmüş birçoğu bu İnançsızlık vadisinden.. Korku içinde yalnızlıklarına dalmışlar sonrasında, aldanmışlar oysa.. Bir arada uçtuklarını unutarak tek başlarına yok olanlar olmuş bu Yalnızlık vadisinde.. Kulaklarda binlerce fısıltıyla Dedikodu vadisine doğru yol almışlar. Ankanın tüylerinin yandığını söyleyenler, gizlendiğini söyleyenler, onu görene zarar verdiğini söyleyenler ve dahası tüm bunlara dayanamayıp kendini öldürdüğünü söyleyenler varmış ve işte yine dönenler ve kalanlar olmuş, Benlik vadisine doğru giderlerken.. Kuşlar Benlik vadisine girince, her birinin içinde değişik bir his uyanmış. Kimi kendini beğenmemeye başlamış, kimi her şeyi bildiğini iddia etmiş. Bazıları “yanlış yoldayız” demiş ve kargaşa çıkarmış.

Yedi vadinin üzerinden geçerlerken sayıları gitgide azalmış, Kaf Dağı’na ulaştıklarında sadece otuz kuş kalmış. Tepeye doğru çıkıp Anka’nın yuvasını bulduklarında öğrenmişler ki, her biri esasında bir Anka’ymış. Tam o an anlamışlar ki esasında aradıkları kendileriymiş. Yolculuk aslında kendilerine yaptıkları bir yolculukmuş. Bilgeliğe ulaşan mükemmel kuş, bu yedi vadiyi geçebilen ve egolarından kurtulabilen kuşmuş, yeniden küllerinden doğabilenlermiş ve hepsi içerisinde yalnızca otuz kuş Kaf dağına ulaşabilmiş..

Küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu özünde kendi kendini yaratıyordu işte. Kanatlarının vadilere uzandığı her bir dokunuşu, kendi yarasını iyileştiriyordu. Onu uzaklarda aramak ne kadar da yanlıştı. Hayatın, yolun ve her birinin biricikliğinden bi haber, “yanlış yoldayız” demek ne kadar haksızlıktı.. Benim bir kanat çırpışımda “Ah!” geliyor kulağıma, aklıma Madak geliyor tam bu sırada “ İnsan çıtır ekmeği ısırdığında / Kırıklar dolar kucağına / İşte orası umudun tarlasıdır / Ve orada başaklar ağırlaştığında / Sayısız ah dökülürdü toprağa.”

Yazmak meselesi temastı, bağdı. Yalnızlığa sarılarak konuşmaktı her bir diğeriyle, aslında kendiyle.. Anlamaktı, anlatmaktı. Güneşin batışını, ağacın yaprağını döküşünü fakat en nihayetinde hepsinin yeniden varoluşunu.. Acıyı, kederi, umudu dışa vurmaktı, paylaşmaktı. Kendi okyanusuna düşerken de, küllerinden yeniden doğarken de.. Yıllar sonrasına, bir başkasına bırakılan izdi, hatırlama ihtiyacıydı, ihtiyaç duyulduğunda geri dönüp bakmaktı. Birkaç dakika ya da birkaç saat süren bir yolculukta kendini bulmak, siyah ya da beyazdan ziyade griyi fark etmekti. Aşk idi yazmak, büyümek idi. Kendine ait olan veyahut olmayan yaraların bandını söküp de tekrar tekrar yapıştırmaktı. Hayat gibi bir mücadeleydi, gönülden gönüle uzanan bir el idi, omuzlarında hissettiği.. Yakalarından tutup da hayatları birbirine çarpıştırmak idi. Şifa idi en nihayetinde, hemhal olmaktı özünde. Yarayı dinlerken de yaranı görürken de.. Sessizliğin derin çığlığı içinde, göz yaşlarının acı ilacıyla.. Bir kanat çırpışındaki doğuşla, her bir dağda duyduğu yankıyla..
İşte, hepsi yıkılmaz birer dağ, hepsi birer Zümrüdü Anka’ydı..

Aruoba’nın da dediği gibi:
“Yerlerimiz, hep,
yeni yollarımızın başları;
yollarımız da, hep,
yeni yerlerimizin sonları ola…”

Görünürde on iki ay, özünde bir ömür süren yolculuğun başlangıcı.
Varlığınıza ve yol arkadaşlığınıza sonsuz teşekkürler..

Yazar: Ceren Bayram

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.