BIG FISH

İnsan olduğu kişi mi yoksa olmak istediği kişi midir?

Zihnimizin köşesinde hep olmak istediğimiz ideal bir benlik vardır. Kimimizin benliğinden memnuniyetsizliğiyle oluşturduğu, kimimizinse benliğiyle yetinemediği noktada oluşturduğu bir ideal benlik vardır. Peki ya bu yaratılan ideal benlik, yaşamımızın ortasında kendi benliğimizi ele geçirmiş zehirli bir sarmaşıksa? Benliğimizde çok mu değersizdik de ideal benliğimizde değerli hissedecektik? Kimdik biz, benliklerine hapsolmuş mahkumlar mı? Yoksa ideal benliğine ulaşmak için çırpınan köleler mi?

Sürekli hikayeler anlatan bir adamın düşlerin sonunda o hikayelerdeki adama dönüşmesini konu alan Big Fish filminin başrol oyuncusu Edward Bloom neden kendi olmak yerine, ideal benliği olmuştu? Kendiyle alıp veremediği neydi ki? Filmde geçen bir replik de şöyle diyordu: ‘’Japon balıkları küçük bir akvaryumda büyüyemezlermiş, daha büyük bir yere götürüldüklerindeyse olduklarından üç-dört misli daha büyük olurlarmış.’’ Edward Bloom da fanusuna küçük gelmiş olacak ki fanusundan kaçmayı yeğlemiş. Daha çok büyüyebilmek, benliğinin ötesinde bir insan olabilmek, daha çok insan keşfedebilmek ve keşfettikçe gelişebilmek için gerçeklik algısından sıyrılıp masalların başkarakteri olmayı tercih etmiş. Peki ya biz de kendimiz yerine, düşlerimizdeki o büyük balık olmak istiyorsak benliğimize ihanet etmiş olur muyuz? Şöyle desek: ‘’Benliğimizi kabul edip ideal benliğimiz için çabalamalıyız.’’ benliğimize ihanet etmiş sayılmayız herhalde. 

Nehirdeki en büyük balığı düşünün ve düşünüzdeki olmak istediğimiz büyük balığı. Küçüklüğümüzden bu yana hayaller kurarak büyüdük; her şeyin en iyi olmak üzerine kurulu hayaller. Kimimiz en iyi doktor, kimimiz en iyi öğretmen, kimimiz en iyi bilim adamı, kimimiz de en iyi bilim kadınıydı; birbirinden farklı kocaman balıklar, düşlerimiz. Hepsinin ortak bir özelliği vardı ki o da; en iyisi olabilmekti. En iyinin sonuna eklediğimiz sıfatlarla büyüttük balıklarımızı. Yaşımızın ilerlemesiyle üzerimize sinmiş realist kokusu, alt yapısını en iyi olmak üzerine kurduğumuz balıklarımızı, merceğimize kocaman olarak yansıttı. İdeal benliği o kadar imkansız, olağandışı, ulaşılamaz gördük ki biz böyle görmeye devam ettikçe gözümüzde büyümeye başladı. Sonrasında ise olduğumuz o benliklere hapsoluverdik. Gelişime kapalı, olduğu yerde sayan, korkak, imkansıza tapan yaratıklara dönüştük. Birileri çıkıp da ben böyle biri olmak, böyle şeyler yapmak istiyorum dediğinde ise tebessümle başlayan gülüşümüz yerini kahkahaya bıraktı. Kahkahalarımızı hayallerimizin ötesine taşımakla kalmayıp inananların da inançlarını kursağına dizdik. Hiç düşündük mü nehirdeki en büyük balığın, yakalanmadığı için büyük olabileceğini. Hayallerimizdeki ideal beni o kadar ulaşılamaz gördük ki yakalanabileceğini aklımızın ucundan geçirmedik.

Bizler benliğimizi eksikleriyle ve artılarıyla sevelim ama ideal benliğimiz için çabalamaya devam edelim. Benliğimiz, ideal benliğimize engel teşkil etmiyor. Olmak istediğimiz balığı gözümüzde büyüten yine bizleriz. Masallarımızın önündeki tek engelin yine kendimiz olduğunu unutmamakta fayda var. Kocaman balıklarımızı yakalamaktan hiçbir zaman vazgeçmeyelim. Vazgeçmeyelim ki izlediğimiz en güzel masal bizimki olsun.

GİZEM ERDOĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.