(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Birisini gerçekten tanımak ve onu olmasını istediğimiz kişi sanmak arasındaki fark, bazen bizim göremeyeceğimiz kadar siliktir.
Beklentiler, her ne konuda olurlarsa olsunlar; insanı ruhundan yiyip bitiren bazen bir kişi bazen de bir ‘şey’dir. İnsanın zihni doğası gereği bağlantılar kurarak ve bu bağlantılardan beklentiler oluşturarak hayatta kalır.
Kafamızda kişilerle ya da durumlarla kurduğumuz bağ da bizimle gelir, büyür, gelişir ve belki de bizi yiyip bitiren o şey haline gelir. Hepimizin aslında çok da iyi bildiği bir soruyu sormak istiyorum, daha doğrusu kendime sürekli soruyorum. Cevabını bilsem bile:
Karşımızdaki kişi mi bizi hayal kırıklığına uğratıyor, yoksa onun için bizim zihnimizde yazdığımız hikâyeler mi?
İnsan zihni, en çok da kendisini aldatabilen ve ona tuzaklar hazırlayabilendir. Belki kişi bunun farkında olmayabilir, neyi neden yaptığını anlamlandıramayabilir ama geçmiş deneyimler ve ilişkiler beklentileri şekillendirebilir.
Bir arkadaş, sevgili ya da aile bireyi için ‘neden böyle yapıyor?’ dediğimizde bu soruyu soran da aslında o beklentiyi oluşturan zihnimizdir. Çünkü ona o rolü vermemiş, bu şekilde davranabileceğini planlamamış.
Birisinin yalnızca ‘o şekilde’ davranması o kişinin basitçe ‘o şekilde’ davranmak istediğiyle alakalıdır ve çoğu zaman bizim beklentilerimizden de haberi yoktur. Çünkü karşımızdakilerin de birer birey olduğunu ve sadece ‘öyle istediği’ için böyle hareket ettiğini bazen kendimize anlatamayız. Bir sebep, arkasında bir ‘ama’ ararız.
‘Böyle dedi ama…’
‘Normalde böyle yapmaz ama…’
Beklentilerimizin karşılanmaması aslında bizi kendi başına değersizleştirmez. Fakat karşı tarafın davranışlarına devamlı açıklamalar üretmek ve kendi ihtiyaçlarımızı küçültmek özdeğerimize dokunmaya başlar. Çünkü aslında zihnimiz, içimizde bir yerde bize nasıl davranılması gerektiğini biliyor ve o şekilde istiyor. Hayat bazen bize böyle kapılar açmayınca da arkasındaki kendi bulduğumuz ‘ama’lara sığınıp farkında olmadan kendi değerimizi azaltıyoruz.
Koşulların değişmesini bekleriz.
Belki biraz daha zaman geçse bizi anlayabilecek olduğuna inanırız.
Verilen değeri geri göreceğimizi düşünürüz.
Bu noktada belki de ayırmamız gereken şey, bir bireyden beklentimiz ile duygusal bir ilişkide olan ihtiyaçlarımızdır. Çünkü beklentilerimizden vazgeçmek, ihtiyaçlarımızı yok saymak demek değildir.
Mesela birisinin bizi her gün aramasını istemek temelinde bir beklentidir ama önemsendiğimizi hissetmek bir ihtiyaçtır. İncindiğimizde anlaşılmak istemek bir ihtiyaçtır ama birinin bizim düşündüğümüz şekilde özür dilemesini istemek bir beklenti olabilir. Bir insanı değiştirmek istemek, davranışlarının değişmesini beklemek bir beklenti olabilir fakat bulunduğumuz ilişkide güvende, değerli ve görülmüş hissetmeyi istemek bambaşka.
Çünkü ihtiyaçlarımızı fark etmek yerine beklentilerimize odaklandığımızda, çözümü hep karşımızdakinde arıyor oluyoruz. ‘Biraz daha şöyle yapsa…’ diyoruz; ‘Benim için şunu yapabilse…’
Fakat belki de cevap kişilerin değişiminde değildir.
Asıl cevap, tam da bu noktada karşımızdaki insanla bundan sonra nasıl bir iletişim halinde olacağımızdır.
Birisini olduğu gibi görmek, kafamızda kurduğumuz tüm ihtimallerden vazgeçmek demektir aynı zamanda. Olabileceğini düşündüğümüz kişiden, yaşamak istediğimiz anlardan vazgeçmek.
Sınır koymak her zaman ‘bunu böyle yapma’ demek değildir. Sınır koymak bazen de ‘bunu böyle yapmaya devam edersen ben seninle burada olmayacağım’ diyebilmek özgürlüğüdür.
Yine de beklentilerimizi hayatımızdan tamamen çıkarabileceğimizi de düşünmüyorum. İnsan olmak, biraz da beklemek demek. Bazen sevilmeyi, bazen bir haberi, bazen de gelecekteki halimizi. Mesele aslında hiç beklenti içerisinde olmamak değil.
Onların nerede bittiğini ve karşımızdaki insanın da nereden başladığını görebilmektir belki de.
Bir insanın bizi seçmemesi, bizi istediğimiz şekilde sevmemesi ya da anlamaması sevilmeye değmez birisi olduğumuzu göstermez. Bazen, en basit haliyle, iki insanın verebildikleri ve ihtiyaç duydukları birbirine denk düşmez. Bana bazen büyümek, yaş almak, tam da bu şekilde geliyor. Zaman geçtikçe birisini olmasını istediğimiz kişi olarak değil de gerçekten var olduğu haliyle görebilmek. Yaş aldıkça diyebiliyoruz ki ‘bu, bu şekilde olmuyor ve hayatımda da durmak zorunda değil.’
Bazen, bırakmakta zorlandığımız şey bir kişi değildir.
Bazen bir ihtimal de olabilir.
Bir gün karşılığını alacağımızı sandığımız bir emek, duymayı beklediğimiz bir cümledir.
Ve belki de bir insanın kendisine verebileceği en büyük hediyelerden biri, bazı şeylerin değişmesini beklemek yerine; değişmemiş halleriyle de onları görebilmektir.
Yazar: Aze Su Özkan
Görsel: https://pin.it/2vTma2exm