(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 5 dakika sürmektedir.)
Bazı şeyleri silmemeliyim hayatta. Silmek, yokmuş gibi yapmak… Fazla acele, fazla
üstünkörü, fazla yarım. Bazı izler kalmalı, acıtırcasına çökmeli içime, canımı nefesim
kesiliyormuşçasına yakmalı, dağılmalı her bir zerreme.
Dokunsam acısı hâlâ sızlayacak kadar canlı, baksam gözümü kaçırmak isteyecek
kadar gerçek olan izlerim var: insanı insan yapan kenarları kıvrılmış, köşeleri yıpranmış
sayfalar. Parmak izim sinmiş, gözyaşımla buruşmuş, suskunluğumla sararmış, bazı yerleri
okunmaz olmuş ama tam da bu yüzden benden başka kimseciklere benzemeyen…
Affedilmek için değil de anlaşılmak için duran izlerim var. Bir daha aynı yere
basmamak için, bir daha aynı sözü bu kadar saf söylememek için, bir daha kendimden bu
kadar vazgeçmemek için… Yanlışları değil, yönleri gösteren. Hangi uçurumdan düştüğümü
değil; hangi patikadan dönmem gerektiğini fısıldayan.
Onları silmek, kendimden bir parçayı da sessizce çöpe atmak gibi. Sanki kalbimden
bir tuğla söküp atıyorum da geride kalan boşluğun soğuğu içimi üşütüyor. İnsanın geçmişi bir
defter gibi değil de daha çok eski bir duvar gibi çünkü. Üzerinde yılların eliyle bırakılmış
çatlaklar var. Kimi yerde boya dökülmüş, kimi yerde tuğla görünmüş, kimi yerde birinin
aceleyle kazıdığı bir isim kalmış. O duvarı baştan aşağı badanalamak mümkün belki ama… O
zaman nerede saklayacağım o günleri? Nerede duracak o sesler, o kokular, o yarım kalmış
cümleler? Hangi köşeye asacağım ki ilk kez titreyerek söylenmiş bir “seni seviyorum”u,
hangi aralığa sıkıştıracağım vedaya dönüşmüş bir bakışı? Hangi gölgenin altına gizleyeceğim
artık dönmeyecek adımların sesini, hangi çatlağa bırakacağım içimden hiç çıkmamış o son
sözü?Silmemeliyim. Ne çok acıtanı, ne çok utandıranı, ne de çok özleteni. İçimde bir
ağırlık gibi, ama beni yere çivilemeyecek kadar da hafif durmalılar. Bazen geceleri uykumu
bölecek kadar yakın durmalılar; karanlıkta birden yüzüme eğilen bir anı gibi, yorganımın
altına sızan soğuk bir hatıra gibi, göğsüme oturup nefesimi daraltan eski bir cümle gibi.
Gözlerimi kapattığımda değil de, tam kapatmak üzereyken ortaya çıkmalı bazı izler. Uykuyla
uyanıklık arasındaki o ince yarıkta, savunmasızken, en çıplak hâlimdeyken. Bazen de gün
içinde neredeyse unutturacak kadar uzak olmalılar; kalabalığın içinde eriyip giden bir gölge
gibi, vitrin camında yansımasını kaybeden bir silüet gibi, bir şarkının ortasında bir anlığına
yükselip sonra kaybolan bir nota gibi. Var mı yok mu belli olmayacak kadar silik, ama birden
bir kokuya, bir sokağa, bir kelimeye çarpınca bütün ağırlığıyla geri dönecek kadar da canlı.
Kalbimin ortasında duran o eski cümleyi tamamen yok etmek istemiyorum. Üstünü
çiziyorum sadece; kalın, kararlı, biraz da titreyen bir çizgiyle. Mürekkep değil o çizgi; içimde
birikmiş “Buna rağmen buradayım!”ların dışarı sızmış hâli. Kaderle yüzleşmek için kâğıdın
üstüne çekilen bir çizgi. “Buna rağmen sevdim.” “Buna rağmen kaldım.” “Buna rağmen
kırılmadım sanıp yine de paramparça oldum.” “Buna rağmen”lerin tortusu…
Ama yetmiyor çünkü bazı şeyler yalnızca üstü çizilince susmuyor. O yüzden
karalıyorum ve bilerek çirkinleştiriyorum bazı anıları. Çarpık harflerle, taşan çizgilerle, sınır
tanımayan gölgelerle… Sanki geçmişim bir savaş alanıymış gibi; her karalama bir darbe izi,
her leke bir hayatta kalma kanıtı. Çünkü acıyı estetikle süslemek istemiyorum bazen; olduğu
gibi, dağınık, hoyrat, fazla kalsın istiyorum gerçekliğini kaybetmesin diye.
Bazı anılar çizginin altından konuşmaya devam ediyor. O yüzden karalıyorum.
Bilerek, isteyerek, acımasızca… Güzelleştirmek için değil; gerçeğe daha çok benzesin diye.
Çirkinleştiriyorum çarpık harflerle, taşan çizgilerle, sabrımı aşan lekelerle, sınır tanımayan
gölgelerle.Her üst üste binmiş çizgi, “Buradan sağ çıktım!” diye bağıran sessiz bir iz. Düzenli
yazılmış cümleler yalan söylüyor gibi geliyor; bozuyorum düzeni. Cümleleri kırıyorum,
harflerin boynunu büküyorum, satır aralarını kanatıyorum çünkü bazı acılar nizami bir el
yazısına sığmıyor. Ve evet, bazen acıyı estetikle süslemek istemiyorum. Onu güzel bir
metafora sarıp vitrine koymak istemiyorum. Olduğu gibi kalsın istiyorum: dağınık, hoyrat,
fazla, kenarları sivri, tonu rahatsız edici, bakınca içimi huzursuz eden…
Sanat eserine çevirmeden önce, bir enkaz alanına çevirmek istiyorum onları. Her şey
yerle bir, anlam paramparça olsun istiyorum. Önce bir yıkım istiyorum, merhametsiz bir
yıkım. Anılarımın kolonlarını kırmak, cümlelerimin çatısını çökertmek, hatıralarımın
camlarını indirmek istiyorum. Her şey darmadağın dursun, hangi parçanın neye ait olduğu
belli olmasın bir süre. Ne gerçekten yıkılmış, ne hâlâ ayakta?
Ben güzelliği hazır bir süs gibi takmak istemiyorum yaralarıma. Güzellik, yıkımın
içinden kendiliğinden filizlensin istiyorum. Eğilip bir tuğla parçasını elime aldığımda, onun
bir zamanlar bana ait bir oda olduğunu hatırlayayım mesela.
Geçmişimi önüme bir tuval gibi açıyorum sonra. Üzerinde başkalarının seçtiği renkler
var: solgun griler, bitkin kahverengiler, kirli beyazlar. Bana ait olmayan tonlar bunlar; yıllar
boyunca bana yakıştırılmış, bana biçilmiş, bana yapışmış, üzerime sinmiş tonlar ile beni
küçülten gölgeler.
Bir fırça alıyorum elime; ucu kırık, sapı eskimiş, boyası yer yer kurumuş ama içinde
hâlâ bir yerlerde “yeniden” diye atan bir kalp var o fırçanın. Her tutuşumda biraz titriyor
parmaklarım; çünkü insan en çok da kendi hikâyesine dokunmaktan korkuyor. Kendi acısına,
kendi yarasına, kendi çıplaklığına değmekten.İlk darbe en zor olanı. Fırçayı yüzeye yaklaştırdığım an zaman bir anlığına duruyor
gibi. Ya altı görünürse, ya yine aynı acı sızarsa, ya boyadığım şey aslında bensem… Ya bir
rengi sürerken bir anıyı da yerinden söküp çıkarırsam?
Yine de sürüyorum. Üstü çizilmiş cümlelerin üzerinden geçiyorum, karalanmış
anıların içine giriyorum. Mavi sürüyorum mesela; çünkü bazı hüzünler maviyle daha az
acıtıyor, Çünkü bazı yalnızlıklar gökyüzüyle akraba. Çünkü bazı gözyaşları denize karışınca
anlam değiştiriyor; tuzlu bir yük olmaktan çıkıp dalgaya dönüşüyor. Mavi, içimdeki en
yorgun yerin rengi oluyor o an. Sessiz, serin, sarıp sarmalayan bir merhem gibi yayılıyor
tuvale. Sarıya dokunuyorum sonra; korkarak, çekine çekine, çünkü umut insanın elini titretir,
çünkü ışık karanlıktan sonra hep biraz göz alır. Çünkü insan en çok iyi şeylere inanmaktan
korkar, bir daha yıkılmamak için. Sarı, kalbimin en kuytu köşesine düşen ince bir güneş
çizgisi gibi duruyor. Tam ısıtmıyor belki ama “Buradayım!” diyor. Kırmızıya geldiğimde
elim geri çekiliyor bir an; çünkü kırmızı cesaret demek, çünkü kırmızı “Artık
susmayacağım!” demek, çünkü kırmızı “Ben buradayım!” diye bağırmak demek. Kırmızı,
hem yara hem kan hem de kalp demek. Parmaklarım boyaya değmekten korkuyor; sanki
değsem içimde yıllardır tutmaya çalıştığım bir şey taşacak. Sonra diyorum ki: Zaten yıllardır
içimde bağıran bir şey var. Bırakayım da rengini alsın, sesini bulsun, görünür olsun…
Geçmişimi örtmeye başlamıyorum, kendi dilimde konuşmaya zorluyorum. Gerçeği, nihayet
nefes alabileceği bir gökyüzüne çıkarıyorum.
Bir zamanlar adımın önüne yapışmış etiketler, şimdi sadece geçmiş zaman kipinde
kalmış kelimeler gibi. Hâlâ orada duruyorlar ama artık beni tanımlamıyor; bana
hükmetmiyor, beni bir cümleye indirgemiyorlar. Karalanmış olanlar çirkinlikleriyle bile bana
ait, vitrine konacak hâlleri yok ama sahiciler. Çirkinliklerinde bile bir hayatta kalma gururu
var. Yarayı süslememişim ama inkâr da etmemişim; olduğu gibi sahip çıkmışım.Ve boyadıklarım bambaşka bir dile kavuşuyor. Sanki acıyı başka bir alfabe ile yeniden
yazıyorum. Sonra en sona geliyorum. Fırçayı bir an bırakıyorum. Ellerime bakıyorum; boya
içinde, mürekkep içinde, geçmiş içinde.Parmaklarımda mavi var, tırnak aralarımda sarı,
avuçlarımda hâlâ kurumamış bir kırmızı. Ellerim bana ait ama aynı zamanda yaşadıklarımın
imzası gibi duruyor. Ve diyorum ki kendi kendime “Şimdi kanatlar!”
Üstü çizilmiş cümlelerin tam ortasına, karalanmış anıların içinden taşarak kanatlar
çiziyorum. En çirkin yerden başlatıyorum kanatları bilerek; en çok kırıldığım yerden, en
sustuğum cümlenin üstünden, en karanlık gölgenin içinden çünkü başka türlü havalanılmıyor
bu hayatta. Düzgün değiller, simetrik değiller, kusursuz hiç değiller. Ama benim kanatlarım.
Beni taşıyabilecek kadar geniş, beni incitmeyecek kadar yumuşak. Çünkü mesele izleri yok
etmek değil; o izlerden uçabilecek bir şey inşa etmek.
Artık o izi silmeden en derinimde saklamam gerektiğini biliyorum. Çizelim,
karalayalım, kabul edelim. Hafif yamuk dursun, biraz sızlasın, biraz da canımı acıtsın çünkü
o iz benim tanığım. Çizelim, üzerinden kalın kalın geçelim. Karalayalım, çirkinleştirelim.
Kabul edelim; olduğu hâliyle, kaçmadan, süslemeden, inkâr etmeden.
Ve en sonunda, kendi renklerimizle kanatlar çizelim üzerine. Üstü çizilmiş cümlelerin
tam ortasına, karalanmış anıların içinden taşarak, en kırık yerimizden başlayarak çünkü başka
türlü uçulmuyor bu hayatta.
Geçmişimi kanat gibi taşımak istiyorum artık, beni havalandırsın diye. İzlerimden
uçmayı öğrenmek istiyorum. Bir balon beliriyor tuvalimde. Bu bir balon değil aslında, bir
kaçış aracı hiç değil. Bu, içimde yıllardır biriken bütün renklerin, bütün karalamaların, bütün
üstü çizilmiş cümlelerin sonunda kendine bir gökyüzü bulmuş hâli. Sepeti yere bağlı gibi
duruyor ama tutan ipler geçmişimden yapılma.Gökyüzü bile tek renk değil. Ne mavi saf, ne sarı masum, ne turuncu tek başına
yeterli. Hepsi birbirine karışmış, birbirinin içine sızmış. Balonun gövdesine bakıyorum;
dikişleri belli, parçalı. Kırmızı sarıya bulaşmış, sarı mora sızmış, mavi her şeyin içine
sessizce karışmış tıpkı geçmişim gibi. Hiçbir duygu tek başına durmamış bende. Sevinç hep
biraz korkuyla gelmiş; umut hep biraz yorgunluk taşımış. Aşksa hep biraz vedayla yan yana
yürümüş.
Bazı renkler bastırılmış, bazıları parlamış. Demek ki karanlık, bazen sadece yeterince
ışık almamış bir renk. Demek ki içimde “karanlık” sandığım şeylerin çoğu aslında konuşmayı
bekleyen bir mor, görülmeyi bekleyen bir lacivert, adını koyamadığım bir gökkuşağı.
Yıllardır üstünü çizdiğim, karaladığım, sakladığım her şey şimdi sepete dolmuş gibi.
Kırgınlıklarım, yarım kalmış cümlelerim, suskunluklarım, “ben aslında böyle
hissetmiştim”lerim… Hepsi orada ve şaşırtıcı bir şekilde ağır değiller artık çünkü boyadım
onları, kendi renklerimle yeniden adlandırdım.
Biliyorum artık: Silmemeliyiz hiçbir izi. Çünkü her iz, bir renk deposu aslında. Her
çatlak, içinden sızacak bir ışık için var. Hayat siyah beyaz değil; gri bile değil tek başına. O
yüzden bu balonun adı umut değil sadece. Üstü çizilmiş cümlelerden yapılmış kanatları,
karalanmış anılardan örülmüş bir gövdesi ve benim kendi ellerimle boyadığım bir yönü var.
Yerden yükselmek için yere ait her şeyi yok etmek gerekmiyor. Bazen sadece onları
başka bir renkte taşımayı öğrenmek yetiyor. İşte tam da bu yüzden, geçmişimi silmedim;
ondan kanat yapmayı öğrendim.
Yazar: Sıla İrem ÇOLAK
https:/ /pin.it/57IaVj0by