Küllü Peri Masalı

“Günlerden bir gün, yıldızlar bile uyumazken, yalnızlığımın sessizliğinde senin adını fısıldayıp gözyaşlarımı gökyüzüne dökerken, seni sevmekle bir başıma kalmanın tarifsiz acısı göğsümü paramparça edecek.”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 5 dakika sürmektedir.)

Günlerden bir gün, yıldızlar bile uyumazken, yalnızlığımın sessizliğinde senin adını fısıldayıp gözyaşlarımı gökyüzüne dökerken, seni sevmekle bir başıma kalmanın tarifsiz acısı göğsümü paramparça edecek. Yıldız tozlarımın aksine kanayan gözyaşlarım saçılacak bu kez en derin hikâyeme. Göğe değil, içimin karanlığına yağacak her damla.

Belki de her masal biraz böyle başlar; en parlak ışık en karanlığın bağrında yanar, en çok seven en derinden susar, en çok isteyen en az dokunabilir. Belki tamamlanmadığı bir masalın gölgesinde uzun süre yaşayanlar gerçekten perilerdir. Çünkü insan, tamamlanmadığı masalın gölgesinde yaşayamaz; ya tamamen bırakır ya da tamamen yanar. Ben bırakamadım ve yanmayı seçtim. Bile isteye içimdeki tüm kıvılcımların beni içten içe kavurmasına razı gelip durmadan yazdım. Yazdıkça biraz daha yandım.

Aşkın sabaha kadar konuşmak değil; sabaha kadar konuşamamak olduğu bir geceden yazıyorum sana. Gözüne uyku girmeyen her bir saniyenin farkındalığıyla, sana uykumdan verip seni karanlıktan koruyabilirmişçesine geceyi aydınlatıyor gözlerim. Eğer gerçekten masallardaki bir rüya perisi olsaydım, uykumu avuçlarıma toplayıp sana üflerdim. Ne ben bir periyim ne de biz bir rüyadayız. Peri olduğumu düşündüğün en gerçek insanım ben. Elimde yapabileceğim bir sihrim yok, dört bir yandan her yanıma çarpan keskin bıçaklar var sadece. Her biri senden uzak kaldığım yerleri daha da derinleştiriyor. Sessizliğin ortasında, uzaktan seni izlemekten başka yapabildiğim bir şey yok; çaresizliğim bile çaresiz. Gerçekten bir rüyada olsaydık bir çaresi olurdu, değil mi? Bir yolu, bir çıkışı, bir dönüşü…

İçimde süregelen masalımızı un ufak etme korkusundan kendime bir sığınağım kalmamış. Sanki içimde tek bir oda varmış da ben içeri girmeye çalıştıkça kapı yüzüme kapanıyormuş gibi. Tutundukça batmak gibi seni sevmek.

Sadece seni sevmekle kalmanın acısıyla uyuyamadığım gecelerden biri; sana dokunamamak, sana verecek hiçbir şeyimin olmaması her nefesimde biraz daha içimi yakıyor. Sevmek bile dokunamamakmış bazı zamanlar; insanın en çok ihtiyacı olan şeye en az yaklaşabilmesi, en çok içinden geçen cümleyi en az söyleyebilmesi. Sana verecek hiçbir şeyim olmadığını sandığım yerde, meğer sen benden önce çok şey bırakmışsın bana. Kokun yetmezmiş gibi, nefesini de almışsın yanıma.  Bana bıraktığının yalnızca bir başlık olmadığını, bir varlık taşıdığını sonradan anladım. “Yalnız değilsin!” demek için, rafından rastgele bir kelime uzatmadın bana; kendi dünyandan bir parçayı bıraktın avuçlarıma. Bir yanını bırakmışsın, bir yanın kalmış sanki sayfaların arasında; gözlerin gibi sakladığın, gözlerin gibi saklayacağım.

Belki de en gerçek hâliyle seviyorum seni; dokunamayacak kadar uzaktan, vazgeçemeyecek kadar yakından. Sesin yokken bile içimde yankın sürüyor, suskunluğunda bile bana bir şeyler anlatıyorsun… Bilirsin, bazı geceler konuşmak yetmez; kelimeler ağır gelir, cümleler topallamaya başlar. Bazı geceler insan sadece “orada olmak” ister. Ben de bu gece, kelimelerin değil varlığımın sana değmesini diliyorum. Bu gece, uzaklığa rağmen sana yaklaşmanın tek yolu sessizliğime seni koymak ve senin sessizliğinde sensizliğime yer aramak.

Uyku göz kapaklarımı her seferinde nazikçe çağırsa da senin adının geçtiği her düşünce beni tekrar uyandırıyor. Sanki uyanık kalmak, seni unutmamak için verilmiş bir söz gibi. Sanki uyumak, sana ihanet etmek demek. Bir yanım “Git dinlen! Gözlerini kapa, sabah olsun aniden.” diyor, diğer yanım “Ya sen uyursan ve ben bu geceyi yaşayamadan sabah olursa?” diye fısıldıyor. Seni düşünerek uyanık kalmak bile seni kaybetmekten daha az acı veriyor.

İlk defa şimdi canımı gerçekten yakıyor mesafeler, sarılamamak… Uzakları yakın eden düşünceler, nefret ettiğim soğuk rakamlara karşı koyamıyor artık.  Sanki aramızdaki kilometreler gecenin içine gizlenmiş ince dikenler gibi tenime batıyor. Sesini duymak yetmiyor, varlığını hissetmek istiyorum; omzuna yaslanıp susmanın bile en büyük lüks olduğu o yakınlığı. Ve gariptir insan, en çok ihtiyaç duyduğu anda eli boş kalıyor. Belki bu yüzden acı bu kadar gerçek, bu kadar keskin. Belki de bu yüzden seni sevmek bu kadar sensiz. Yaklaşmanın mümkün olmadığı bir dünyada belki de en çok bu yüzden birleşmeye dair her düşünce.

Aynı gökyüzüne bakmayı öğrenemedikçe iki ayrı bedende taşınıyor aynı acı. Farklı sayfaların arasında sıkışmış aynı masalın iki kahramanı. Belki gerçek peri masalı iki çift gözde gizli; ışığı da karanlığı da aynı anda taşıyan o derin bakışlarda. En insansı yanımızda saklı her şey. Hikâye orada başlıyor, orada bitiyor. Bitmesine bitiyor ama… Peri masalı işte. Zaten masallar yalnızca bir anlığına göz kırpıyor, sonra sessizce kayboluyor; tıpkı periler gibi, tıpkı senin gibi… Kırılgan, hafif, dokunulsa dağılacak kadar gerçek.  

Göz kırpışın geçeli çok oldu ama karanlığın hâlâ içimde yanıyor. Her şeyin başlangıcında saklı olan o masal, aslında hiç anlatılmadı; çünkü tamamlanmasına izin vermedin. Hikâye yarım kaldı ama acısı tam oldu. Bizden geriye kalan tek şey: bitmemiş bir cümlenin ucunda sallanan bir nefes. Ve ben, o nefese asılı duruyorum hâlâ. Kendimi bırakmadan ama aynı zamanda düşmeden, senin yokluğunda sallanarak…

İnsan kendini başkasının yarım bırakışıyla yeniden yazmak istemez; yenilginin mürekkebi ağırdır çünkü. Ama bana düşen, sensizliğin ağırlığını kelimelerime sarmak oluyor. Sanki periler hiç uçmamış da sadece kanatlarının gölgesinin değmesiyle çıldırmış bir şaire döndürmüşler beni. Bitmeyen mısralarımda senden bahsetmek düşmüş bana. Aklımın kıyısına her vurduğumda, değneğimden saçılıp durmuş peri tozlarım. Neye dokunsam sende dağılmış sanki. Kalemimden dökülürken ilhamım, senin yarım bıraktıklarının biçim değiştirmiş acısı en koyu cümlelerimin arasına sızıyor. 

Bir peri değil de yazar isen, hayaletler dolaşıp duruyor sayfalarında; senin hayaletin en sessiz satırlarda bile nefes alıyor. Senin hayaletin nefes alıyor, ben alamıyorum. Her gece defterime eğildiğimde satırlar kendi kendine sana doğru akıyor; adını yazmadığım hâlde tüm metinler sana çıkıyor. Sana varıyorum senden kaçtıkça. Kaçışım yol oluyor sana.

Periler düz yolda yürürken ben kelimelerin dikenli patikasında yaralarımı dürtmek zorundayım. Belki başka şekilde iyileşmeyi bilmiyorum. Seni yazmazsam ben eksileceğim belki. Yazdıkça fark ediyorum ki hiçbir kelime seni tam anlamıyla anlatamıyor; hiçbir cümle seni tamamen bırakmıyor. Ne seni içimden söküp atabiliyorum ne de içime yerleştirdiğin boşluğu doldurabiliyorum. Senden söz ettikçe seni içimde daha çok tutuyorum; sustukça daha çok kaybediyorum.

Ama biliyorum; masal bitse bile, his bitmiyor. Peri uçup gitse bile ardında bıraktığı tozunun ışıltısı gözlerinde kalıyor. Kül soğusa bile acı sönmüyor; ateşi bitiyor ama yanığı kalıyor. Ve belki de beni en çok yaşatan ve yaşatmayan, kalan iz oluyor. Her satırda biraz daha kanıyorum. Yine de yazıyorum. Çünkü anlama çabasında değil, tutunma çabasındadır yazarlar. Ve ben tutunabilmek için seni yazıyorum; her satırda biraz daha eksilerek… Yazdıkça azalıyorum ama sustukça yok oluyorum. Bu yüzden kalemimin ucuna tutunuyorum; çünkü seninle yarım kalan masalın, yalnızca kelimelerde devam edebildiğini biliyorum.

Yarım kalmış bir masalın küllerinden kendimi çıkaramadan, o küllerin içine gömülmeyi seçiyorum. Ve en acısı ne biliyor musun? Ben hâlâ o külün içinde adını arıyorum.

Sıla İrem Çolak

https://pin.it/4yP0Cy0vJ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.