(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir.)
Ne zaman özgür olduğumuzu soruyorum kendime. Belki dün belki yalnızca üç saniye önce… Özgürlük üzerine konuşulduğunda çoğu zaman başımı onaylarcasına sallıyorum; sanki anlamışım gibi, sanki yaşamışım gibi ama biliyorum. Özgürlük, çocukken kopardığım ipin ardından başka bir ipe düğümlenmekten ibaretti. Koptum sandığım yerde yeniden bağlandım.
Yaşam, hiç kapanmayan bir sahne. İnsanlar rollerini ezberlemiş, sözlerini öğrenmiş. Zincirlerini “özgürlük” diye adlandırıyor, süslüyor, cilalıyor. Oysa aynı şarkıyı aynı yerinden söyleyen, aynı cümleyi aynı tonda dile getiren bir toplulukta özgürlük gerçekten var olabilir mi? Görünürdeki çeşitlilik, aslında tek sesliliğin maskesi değil midir?
Bir adamı hatırlıyorum. Adını unuttuğum bu adam, bir gün bütün saatleri topladı, duvarlarına astı. Her saat başka bir zamanı gösteriyordu: doğduğu anı, âşık olduğu günü, öleceği dakikayı… Saatlerin ortasında durdu ve şöyle dedi: “Artık özgürüm çünkü hiçbir saate inanmıyorum.” İşte o an anladım. Belki de özgürlük, zamanın buyruğunu reddetmektir çünkü zaman, görünmez zincirlerin en sessizidir.
Ben de şimdi penceresiz bir odadayım. Ne sabahın ne gecenin hükmü var burada. Adımı bile unutmuş gibiyim. Kapı arada çalıyor. Kimse yok, diyorum. Sesim bana geri dönüyor. Yalnızlığımla konuşuyorum, yalnızlığımla büyüyorum ve bundan şikâyetçi değilim. Belki de yalnızlık, özgürlüğün en çıplak hâlidir.
Bir gün özgürlüğü bulursam onu bir kavanoza koyacağım. Üzerine şu notu düşeceğim: “Açmayınız. İçindekinin varlığı, dışındaki boşluktadır.” Çünkü özgürlük, varlığını çoğu zaman yokluğuyla kanıtlar; dile getirildiğinde eksilen, yakalandığında kaybolan bir anlamdır.
Ve şimdi, hikâyeyi burada bırakıyorum çünkü özgürlük gibi bazı şeyler yarım kalınca daha gerçek olur. Belki dün, belki üç saniye önce özgürdüm. Belki de tam şu an, bu cümleyi yarım bırakırken…
Kadir Ede