(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 5 dakikadır.)
Sevgili okur,
Bir yolun sonundan merhaba! Uzun soluklu, çetrefilli ancak büyülü manzaralarla donanmış bir yolun bitişinin eşiğinde soluklanıyorum şimdi. Ben hüznünü mürekkebine akıtan, hayallerinin ağırlığını cümlelere bindiren ve mutluluklarına büyük harflerle başlayan eksiltili cümleyim, arada bir zihinlerinize konuk olan. Bugün ise sizlere veda etmeye geldim; öyle “Hoşça kal.” diyerek değil ama, çünkü biliyorum ki zaten hoşça kalacaksınız. Bu yüzden hoş geldiniz, zihnimin durmak bilmeyen akıntılarında kürek çekmeye son kez, hoş geldiniz.
…
İstanbul’un kirlenmiş, kalabalık sokaklarında hızla ilerliyordu. Sol tarafında soyulmuş binaların soluk rengi ile bezeli bir cadde, sağ tarafında kafelerin sıralı asker gibi dizildiği başka bir sokak bulunuyordu. Martılar var gücü ile bağırıyor, sanki orada olduklarını herkese duyurmak istiyordu. O ise bütün varoluşuyla başka bir yere ait gibi hissediyordu. Bedeni, bağışıklığının olduğu bir virüsü kanıksar gibi mücadele ediyordu ayaklarının değdiği toprakla.
Oysa en büyük şairlerin kalemine sığınmıştı İstanbul. Onca kitabın başrolü olmuş, birçok şarkının öznesine konumlanmıştı. Onun için ise ağzı bozuk bir insan gibiydi; savruk düşünceleri olan, yalpalayan ve herkese sataşan bir insanı andırıyordu sadece. Ne bir lirikalitesi vardı, ne de öyle efsaneviydi silüeti Kız Kulesi’nin. Birbirinden bihaber yaşam formlarıyla doluydu yalnızca. Birbirlerinin yanından hızla geçip gidiyorlar, muhtemelen aynı silüeti ikinci defa görmüyorlardı bile. Diğerleri, etrafına konuşlanmış öylesine bir dekorasyondu işte. Görüş alanından çıktığı an önemini yitiriyordu insanlar.
Adımlarını yavaşlatıp soluklanmak için duraksadı. Bu tozu dumana katan şehirde kendisi hariç kimse soluklanmak istemiyordu sanki. Herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyordu, hatta etrafından geçip gidenler ona yollarına çıkan bir engelmiş gibi bakıyorlardı. Bu duruma içten içe gülümsedi, onlar tarafınca biraz olsun görünür olmak hoşuna gitmişti. Sanki sonunda birileri, onun varlığını fark etmişti. Bu kadar yalnız bir düşüncenin öznesi olmak yüzünü buruşturdu.
İstanbul’un izole bir kalabalıklığı vardı. Herkes bir şekilde dağınık ve özensiz bir topluluğun parçasıydılar ancak bu topluluğun içinde tekil olarak vardılar. İşte tam da bu yüzden buraya ait hissedememişti hiç. Uzaktan bakınca vahşi ve korkutucu, yakınlaştıkça ise acı çeken bir canavarı andırıyordu İstanbul. Belki de bu hipokrat şehri kendisine benzetiyordu. Kendisi de içinin bütün kalabalıklığına rağmen bir şekilde izole hissediyordu. İnsanların içinde ama onlardan uzak… Belki de tam da bu yüzden İstanbul’dan biraz da çekiniyordu. Nihayetinde insan, farkında olmadığı bütün yanlarıyla dünya aracılığıyla kavga ediyordu.
Adım atmaya başladı tekrar. Nereye gittiğinin pek de bir önemi yoktu şu an. Tek istediği tanımak istemediği bu şehrin sesine kulak vermekti. Belki de insan en çok duymak istemediklerine kulak verir, görmek istemediklerine bakardı. Kim bilirdi ki bunu ne için yapardı? İstanbul, bütün uğultusuyla zihninin içinde dolaşıyordu. Seyyar satıcılar, sokak sanatçıları, etrafta koşturan ayakları çıplak çocukların sesi, iyi giyimli kadınların topuklu ayakkabıları, genç oğlanların sansürsüz konuşmaları… Her biri aynı anda çınlıyordu kulaklarında. Demek ki İstanbul’un sesi buna benziyordu: kaotik bir düzene. Bütün bu sesler garip bir harmoni içindeydi. Bu vaziyete biraz şaşırdı. Bu şehir düşündüğünden dahi büyük bir bütünün ta kendisiydi, içinde anlamsız insan öbekleri bulunduran. Oysa hepsi bir araya geldiğinde kulağınıza usulca fısıldayan bir melodiye dönüşüyordu. İstanbul, yalnızca dinleyenlerin anladığı eski bir şarkıydı sanki. Belki de bu yüzden hep şarkılara misafir ediliyordu.
Yürüdükçe bu şehrin düşündüğü kadar da canavara benzemediğini fark etti, birbirine aşkla bakan insanları gördü önce. Sonra yardımlaşan insanları yakaladı gözleri tek tük. Her adımında biraz daha insanlaştı İstanbul. Kusuru olan ve hatalar yapan iyi bir insanı andırdı birden. Yüzüne bir gülümseme sindi, bu şehirle barışıyor gibiydi. İçinde hala korku vardı ancak şimdi, kendisiyle yüzleşir gibi yüzleştiği İstanbul ona en az aynadaki silüeti kadar masum gelmişti. Yüzündeki gülümseme genişledi. Adımlarını hızlandırdı ve yalnız kalabalığa karıştı.
İnsanlar da böyleydi; uzaktan bakınca can yakardık ama içten içe can çekişirdik. Yardım eli uzatır, bize uzanan elleri sıkıca tutardık. İstanbul, bizim gibiyi işte. Biz de yanımızdan geçip gidenlere rağmen devam ederdik yaşamaya. Sonra, kaotik bir düzenimiz vardı bizim de durmadan anlamaya çalıştığımız. Bir lirikalitesi yoktu belki suretimizin ancak başka ruhları melodilere döker, yaşam denen meşgalenin yüreğimizdeki iziyle dans ederdik. Velhasıl kelam, biz İstanbul’a benzeyen koca bir şehirdik: kalabalık ama yalnız, korkunç ama masum, canavara benzeyen insanlardık.
…
Almina Kesler