(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 5 dakikadır.)
Haddinden uzun süre yanan kırmızı ışıklarda oldum olası hep kararsızlık yaşamışımdır. Trafiğin ara ara benim geçebileceğim boşluklar vermesine karşın bunu kullanmıyor oluşum yüzünden kendime; ailemden mütevellit “uyanık” olmadığım yönünde sitem ederim. Bunun yanında ışığı sonuna kadar beklemenin gelişmişliği, medeniyeti temsil ediyor oluşunu da içten içe bilirim. Trafik ışığı olmasının nedeninin olası bir kazayı önlemek için yerleştirildiğini bilsem de yine de o bekleme anında yakaladığım güzel boşlukları kullanmanın benim inisiyatifime bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Şu haliyle beni son derece zora sokan ikilemin yanında güneşin yakıcı fotonlarının etkisi altındaki vücudumu; son derece savunmasız ve çaresiz hissederek ışığın yeşile dönmesini sabırla bekliyordum. Yanımdan bahsettiğim boşlukları kullanarak geçen kişilere karşı içimde öfke ve hayal kırıklığı beliriyor, onları yargılayıcı sözlerle eleştiriyordum. Çünkü ben bu sıcağın altında güneşe ve sabrımın son demlerini kullanmanın verdiği gerginliğe sırf medeniyet gelişsin diye katlanamazdım. Bunu benimle beraber birkaç kişinin daha göze aldığını görmem gerekirdi. Ama o kişiler benim onları süzen bakışlarım altında karşıya kadar trafiği hiçbir şekilde zor durumda bırakmadan geçebilmişlerdi. Hem onların bu başarısı hem de benim sosyal normlara uymamış olmanın verdiği rahatsızlık beni bir şeyler yapmam gerektiği konusunda uyarıyordu. Ve trafik ışığı da hâlâ rengini koruma konusunda kararlılığını sürdürüyor, kendisini güneşten koruyan küçük sarı demirin altında son derece temkinli bir halde trafiğe yön veriyordu.
Bu uzun bekleme sekansı sonunda yeşil ışığın yanmasıyla son bulmuştu. Medeniyete kattığım bu büyük hediyeyi Türk milletine armağan etmiştim. Bu günlerde medeniyetin en büyük kriterleri trafik üzerinden belirleniyordu. O yüzden yaptığım bu şeyin öneminin farkındaydım. Böyle böyle Avrupa Birliği’ne girecektik işte.
Karşı kaldırıma attığım ilk adımlara, doğru olanı yapmış olmanın verdiği mutluluğun içime yayılışı eşlik etti. Kaldırımda ilerleyen birkaç adımımdan sonra; yerde sakallarına ve saçlarına beyazlar karışmış, son derece dağınık ve kirli, sefilliğine Victor Hugo’nun hayran kalacağı bir adam yatıyordu. Elinde “Eyüp Mahmut Tuncer” marka kolonya olduğunu yanından yarım metre uzaklaşıp geriye doğru attığım kaçamak bir bakışla fark etmiştim. Abinin uzanmak için seçtiği bu yer yüzünden benim medeniyeti geliştirmek için daha çok şey yapmam gerekiyordu. Öncelikle abi daha iyi bir kolonya markasını hak ediyordu. İkinci olarak kesinlikle onun için roman yazmalıydım. Çünkü bu abinin edebiyata vereceği maksimum katkı bu olabilirdi. Medeniyeti geliştirmek için yeni yollar bulmak beni heyecanlandırmıştı. Duygu durumundaki bu değişiklik; egzozlarından çıkan patlamalı sesin hayatlarındaki en büyük dopamin kaynağı olan motorlu gençler tarafından fark edilmiş olacak ki gerekli müdahaleyi anında yaptılar.
Sitemkar ve isyankar olmanın mevcut düzeni değiştirmek ve geliştirmek adına katkısının son derece az olduğunun farkında olmam, bana bu afacan motor sürücülerine karşı tahammül göstermekten başka çare bırakmıyordu. Olaylardan ve insanlardan zarar gördüğüm, onların benim alanımı ve özgürlüğümü ihlal ettiklerini hissettiğim her durumda yaptığım gibi bu rahatsızlığımı alternatif senaryolarda eritiyor, kısmi ölçüde kendi içimde adalet sağlıyor oluşumu haklı buluyordum. O yüzden yolculuğumun son adımlarında o kişileri; zaman ve mekanı kendi adalet anlayışıma göre tasarladığım tarihi bir olaya ya da film senaryosuna götürebilirdim.
İlk olarak kırmızı ışıkta geçen hiperaktif vatandaşlarımızı; Benjamin Button’un tam ortanca yaşlarında aşk yaşadığı ama onun daha da küçüleceği, Daisy’nin ise daha da yaşlanacağı gerçeği yüzünden ayrılmak zorunda kaldıkları sahnede kadının yerine koymak istiyorum. Zamana karşı gelmenin ne demek olduğunu anlamaları ve buna katlanmayı acı bir şekilde öğrenmelerini isterim. Kaldırımda yerde yatan abi ise kısmi olarak kendi hayatını mahvettiği ve bu sefilliğin makro bir çıkarım yapabilmemizi sağladığı için ona kızıyor, üstelik onu bu sefaletin içinde öylece bıraktığım için kendimde mahcubiyet ve suçluluk hissediyordum. O yüzden onun cezası biraz daha spesifik olmalıydı.
O abiyi, Picasso’nun bombalanan bir şehri resmettiği Guernica tablosunu gören Alman generalin: “Bu tabloyu siz mi yaptınız sayın Picasso?” sorusuna: “Hayır efendim siz yaptınız.” Cevabını aldığı anda generalin yerine koymak isterdim. Hem o ân cevap veremeyecek olmanın çaresizliğini yaşasın hem de ortaya çıkan yıkıcı sonuçtan tek başına sorumlu tutulmanın haksızlığını ve üstüne de vicdani olarak yaptıklarının rahatsızlığını hissetsin isterdim. Ben böyle yazıyorum da Alman general de umarım pişkin pişkin gülmemiştir.
Sevimli motor sürücülerimiz ise doğrudan duyusal olarak verdikleri zararın telafisini ve cezasını; Openheimer filminde hazırlığı tamamlanmış atom bombasının deneme aşamasındaki sahnenin kulaklıklarla, mümkün olan en yoğun ses düzeyiyle izletilmesini isterdim. Bu şekilde hem işitsel olarak bizim yaşadıklarımıza benzer bir duyum yaşayacaklar hem de fizik biliminin insanlığa bahşettiği sesin görüntüden sonra geldiği bilgisini, belli bir süre Cillian Murphy’i slow motion izlerken dalıp gitmenin hatasıyla yüzleşerek öğreneceklerini düşünüyorum.
Yazar: Burak Bayık
Görsel Kaynak: Picasso, Guernica (Eklemeler yazara ait.)